Merhaba   Giriş  Üye Ol Şifremi Unuttum  
          

   
Ana Sayfa
Biyografi
Şiir
Kitaplar
Söyleşiler
Kültür Sanat
Köşe Yazıları
Künye
Ziyaretçi Defteri
Eskimiş hislere dair yeni bir bilim önerisi/ Zülküf Oruç 
05.03.2010

"gazeteler tutuklamış dünya kelimesini

duygular paketlenmiş,tecime elverişli" İ. Özel

 

           “İçinde yaşadığımız çağın, kitlesel simülasyon çağı ve geçmişin yeniden çevrime sokulduğu bir çağ olduğu ve bu çağın görünüşte köksüz dolaşan kurguların tahakkümü altına girdiği konusunda postmodernistlerle anlaşıyorum. Bazıları bu postmodern bakışı coşku verici bulurken başka bazıları nihilisttik olarak değerlendirirler. Ama ben, görünürdeki postmodern gezici kurguların gerçekte ne köksüz ne de kaotik olduğu ve postmodernizmin ne insana geleneksel baskılardan özgürlük ne de nihilizm anlamına geldiği kanısındayım. Aksine duyguötesi toplum yeni bir tür kölelik getiriyor ama bu kez titizlikle işlenmiş duygulara kölelik.”  Mestrovich, Duyguötesi Toplum

 

            Eskimiş aylardan yıldız yaparlarmış pekiyi eskimiş hislerle ne yapacağız? Bu soru kaç zamandır huzursuz ediyor beni. Tarihselciliğin tuzağına düşmek pahasına ortaya bir fikir atmak istiyorum; hani şu ülkenin risk haritası deprem haritası gibi meşhur ifadelere özenerek ben de ükemizin “his haritasının” çıkarılmasını öneriyorum. Bir memlekette yaşayan ahalinin verili bir zaman dilimi içinde (kavramımıza bilimsellik katmak için bu tarz girizgahlar oldukça yarayışlı olacaktır.) his ettiklerini kümülatif değerler eşliğinde görsel bir biçimde izlemeye imkan verecek bu haritayı oluşturabilmek için özel bir eğitime ihtiyaç duymaktayız. Öncelikle sıkı bir harita mühendisliği bu arada topoğrafya, jeoloji gibi temel bilimler gözden geçirilecek fakat aynı zamanda psikoloji, sosyoloji, tarih, edebiyat ve felsefe gibi tinsel malzemeler de mutlaka tedris edilecektir. “His mühendisliği” milli meseledir, gerekirse Milli Eğitim Bakanlığı, TÜBİTAK ve bilumum önde gelen devlet ve vakıf üniversiteleri bir araya gelerek bu konuda istidatlı gençleri objektif kriterlerle işleyen bir yarışma sınavına tabi tutmalı, ehil görülenleri ABD başta olmak üzere, İngiltere, İsrail gibi muasır ecnebi memleketlerine göndermeli olmazsa üniversitelerimizde bu tedrisatı geçebilecek mahir hocaları Almanya’lardan ithal etmeliyiz ta ki kendi öz kaynaklarımızla güzelim memleketimizin his haritasını çıkarabilecek ilmi kapasiteye erişene kadar.

 

            His mühendisliği alanında üniversitelerde bölümler açılmalı, sadece bu konuda araştırmalar yapacak müspet bilimin bütün imkanlarını uhdesinde deruhte etmiş kurumlar kuruluşlar ihdas edilmeli bu konuyla ilgili tez zamanda meclis bünyesinde bir komisyon oluşturup his meselelerine meraklı gerekli ilmi ve hissi kapasiteye haiz vekillerimizin bu alanda çalışmalar yapmasına memleket insanına öncü olmasına öncelik verilmelidir. İddia ediyorum milletin kurtuluşu buradadır. Memleket his mühendisliği ile kendine çeki düzen verecek maküs talihini alt edecek muasır dünyayı da geride bırakarak medeni milletler ailesi içinde şanlı ve hisli geçmişine layık bir konumu elde edebilecektir. Lütfen söylediklerimi yabana atmayın. His mühendisliği önemlidir.

 

            Bu yeni alanın kurucusu olarak bir miktar övgü ve dünyalık benim de hakkım fakat benim derdim bunlarla mahdut değil. Derdim “Küçük Emrah”ın izzetini ayaklar altında ezdirmemek. Zira durum bu kadar vahimdir. Herkes büyük büyük davaları savunurken ben kaybedilmekte olan bu son mevzide, “Küçük Emrah”ın ağlak yüzünde bir mesele görüyorum. Gece gündüz demeden şirin uykularımdan olarak icat ettiğim bu bilimin temel ilgisi “Küçük Emrah”ın o her an ağlayacak gibi bakan gözlerine, büzülmüş kaşlarına, temiz çocuk yüzüne sahip çıkmaktır. Parada pulda gözüm yok kahraman olmak istiyorum ben…

 

            Marksçılara sorulursa kapitalizm insanların belli bir tarihsel durumda nasıl bir istihsalde bulunduklarını belirleyen bir biçimden öte bir şeydir. Teknik- ekonomik, politik, toplumsal-ilişkisel, deneyimsel ve sembolik olguları içeren bir kültürel bütünlük alanına sahiptir. Biz buna hisleri de ekleyelim. Böylece elimizde bir şeyleri daha yakından görmeye yarayacak bir alete de kavuşmuş oluruz. İnsanın rızkını kazandığı iş, yedikleri içtikleri, oturduğu, kalktığı mekan, onu hislendiren şeyleri yani nelere güler nelere ağlar neler onu derin derin ya da pis pis düşündürür tüm bunları etkiler. Buna ek olarak birilerinin insanların hissettikleri üzerinden kazançlarını elde ettiklerini düşünürsek resmimiz neredeyse tamamlanacaktır. Bu resmin memleketteki görünümü hulasa şöyledir.

 

            Memleket ahvali 80 sonrası hızla değişirken bizde tutkuyla, yıllardır meydan okuduğumuz (biz meydan okurken canımıza da okunmaktadır) bir dünya ile bütünleşmek çabası baş gösterdi. Artık fakir fukaranın başına kendi gavurundan başka bir de ecnebi gavuru musallat olacak demekti bu. En ücra köylere uzanan elektrik direkleri sayesinde çağa doğru uzun atlama yapacaktık. Her eve televizyon, elektrikli ev aletleri, beyaz eşya sonra bilgisayar ve cep telefonu girmesi demekti bu. Marketlerde dağlar gibi zeytinyağı (halisi ancak kutudaki reklam yazısı), bakliyat yığılmış, mebzul miktarda sabun ve deterjan ile bütün ulus püri pak temizlenebilmiştik. Bir çoğumuz köyü tarlayı tapanı terk edip şehirlere doluşurken ardımızda kekik kokan yaylaları, gaz lambalarının titrek ışığını, yanık türküleri bıraktık. Aslında geride bıraktığımız bir başka his dünyası idi. Şimdilerde geride kalan bu his dünyasının kendisinde karşılığı olmayan yeni nesil için bu dünya ve buna ait bütün unsurların bir ismi var “arabesk”. kuru ekmek, memleket peyniri, yarpuz, biber salçası, tarhana kendine yöresel ürünler pazarında yer buluyor bu “arabesk” in pazarında dünyalık biriktirenler var, fakat bir de şehirli zümreler postmodern bir şaşkınlıkla geleneğin kokusunu üzerinde taşıyan her ne varsa onunla görülünce kulaklarına kadar kızarıyor bundan çok utanıyor.

 

            “Küçük Emrah”’ın temsil ettiği dünya artık açıkça ezik, bunun adı arabesk ve fakir fukara edebiyatıdır. Hayatın sillesini yemiş, acılar içinde kıvranan küçük oğlan çocuğu artık dalga konusudur. Memleketin işsiz güçsüz (ücretli bir işi olsa dahi bu sınıfa dahil olanlar da akılda tutulmalı) zevksiz, edebsiz takımı da bu garibe kahkahalarla gülüyor.(orijinal tabiriyle yarılıyor) Avrupa yakasının Gülenay’ı “Küçük Emrah”’ın hem garip hem iyiden iyiye aşık yeni sürümüydü.

 

            Aslında benim tespitim şu, memleketin his haritası tam anlamıyla bir yamalı bohça görünümünde. Bir yanda vay gülüm Anadolu diyen ve yöresel ürünler pazarından kâr eden bir zümre, bir yanda bunun hikâyesini anlatan ve bununla dalgasını geçen böylece iş yapan bir zümre. Başarının, kalitenin, (bunun bir de toplam olanı vardı, sahi nerede şimdi), verimliliğin yüceltildiği his dünyasında tam anlamıyla bir made in USA damgası var. Henüz yırtamamış, voleyi vuramamış, arada kalmış, “ezik”lerin dünyasında ise ne olduğu belirsiz hakikaten acılı “arabesk” bir durum var. Tüm bu yamalı bohçayı boydan boya diken birleştiren ise aslında para kazanma duygusu. Bu arabesk’in hikayesini anlatabilir, şarkı-türküsünü yapıp klibini hatta filmini çekebilirsiniz hiç olmadı dalganızı geçip insanımızı kendi hallerine güldürebilirsiniz.

 

            Alanın da satanın da razı olduğu bu dünyada bizim derdimiz ne peki? İçimde bir yerler niçin burkuluyor, bana ne oluyor da büyüğünün bile artık görmekten utandığı “Küçük Emrah”’a gülündüğünde, bütün tecime elverişli malzeme ile birileri “arabesk” diye dalgasını geçip, ellerini yıkayıp giderken inciniyorum? Yoksa ben de o “eziklerden” miyim? Ya da bir psikolojik marazım mı var, “duygu durum bozukluğu” gibi. Ülkenin his haritasında ben ve benim gibilere ait bölgeleri sanırım alaca bir renkle göstermek gerekir. “hisleri karışık” olanlar… Ya da en iyisi haritada gösterilemeyenler gibi bir sınıf açılmalı bizlere. Arızalar, zayiatlar, hiç işe yaramayan, ipe sapa gelmez, bir yaralı parmağa fayda vermezler olarak.

 

            Memleket insanının parça parça olduğu, bölündüğü, birbirinden uzaklaştığı yer burasıdır. Aynı olaylar karşısında aynı şekilde hislenemeyen, melali anlamayan aşina olamayan, hüzünden payını alamamış sürekli güçlü, başarılı, muktedir görülmeye kurulmuş insanlar topluluğuyuz. İddia ediyorum başta terör olmak üzere memleketteki bütün melanetin kökleri buradadır. Birbirine fersah fersah uzak insanlar ordusu. Bir dönem Kemal Sunal’ın şaşkınlıklarında kendi acınası haline gülen kalabalıklar şimdilerde “Küçük Emrah”’ın acılı yüzüne yaşlı gözüne bakarken “gül gül ölmektedir.”

 

             Aslında kaçtığımız kendi köklerimizdir biraz da. Hakikatin kapısında her şeyden soyunmuş bir vaziyette duracak kadar bilge değilseniz hiçbir şeye gülmek hakkınız yoktur. Şehrin insanı tek başına kalmaktan ölesiye korkmaktadır. Parti insanıdır O, clubber’dır. Yalnızken dahi yalnız değildir aslında, kısa mesajı, messenger’ı, facebook’u, twitter’ı vardır. Onlara gömülür. Hüznün perdesinden korkar şehrin insanı. Ruhun verdiği imdat sinyallerinin ismini depresyon koyar, bir miktar maziyi hatırlatacak ne varsa ondan süratle uzaklaşır zira bunun da adı “arabesktir, ezikliktir”. Gericilik ilericilik yapmadan, eskinin his dünyasından yeniye azar azar hürmetle geçmek mümkün değil midir? Fakat meselenin özü şudur. Bu “american way of lıfe” içinde hisse bir hisse bile yer yoktur. (en azından bize ait hislere) Kuruyan bir pınar gibidir melal ve hüzün yoksuludur ofis ve büro insanları. Beni en çok hislendiren aynı odada saatlerce oturup bilgisayar ekranına kızarmış gözlerle yapışmış ve birbirileriyle tek kelam etmeksizin saatler geçiren büro emekçileridir. Acınası halleri hislenmeye değerdir. Az da olsa, hakikaten içeriksiz bir duygusallık da olsa insanları bir an olsun hislendirecek şeylerden korkulmaktadır.

 

            Tedavülde olan, baskın eğilimi yani mod-a olanı temsil eden his biçimlerimiz vardır. Bunun yanı sıra artık gözden düşmüş, işe yaramaz, banal, gına getiren (kal gelmek diye bir tabir de işittim) ve artık yeterince hisli bulunmayan biçimlerde. Bu kaotik durum içinde memleketin his haritasının çıkarılmasının ne denli elzem bir vazife olduğunu sizler takdir edersiniz. Hiç vakit kaybetmeden âli devletimiz bu meseleye el atmalıdır. Gerekirse yeni bir hizmet bakanlığı tesis edilmelidir: His Bakanlığı. Bu bakanlığa parlamentoda ya da kabinede şiire en yatkın gözü en yaşlı vekillerden birini öneriyorum eski kafalı bir his müdavimi olarak. Bakanlık bünyesinde memleketin en güzide evlatları istihdam edilmeli “his uzmanları” olarak. Bu yeni mesleği cazip bir kariyer haline getirmeli maaşları kamudaki en dolgun maaşlara eşitlenmeli. Bütün ana babalar kızlarını bir his uzmanı ile evlendirebilmeyi ikbal bilmeli, kızlarının başına talih kuşu konmuş gibi sevinmelidir. (his uzmanlığı erkek işidir gibi bir zehaba kapılmayın. Sadece yazarın tercihi.) Konu etrafında kamuoyunun yoğun ilgisini toplayabilmek için bir seferberlik havası ile “milli his günleri” tertip edilmeli. Yılın en hüzünlü ayı olan kasım ayı içinde MEB’a bağlı bütün okullarda hisleri köpürtecek duyguları şelale kılacak edebiyat günleri, şiir okuma, öykü ve kompozisyon yazma müsabakaları düzenlenmelidir. Memleketin en gözü yaşlı evladına yılın bu gününde bir devlet şeref madalyası verilmeli, ölene kadar kesilmeyecek hatta evlatlarına da geçecek bir maaş tahsis edilmeli.

 

            Kültür Bakanlığı ve kurulacak His Bakanlığının müşterek bir projesi olarak bir “Milli His müzesi” kurulmasını öneriyorum. Hayati derecede de önemsiyorum. His Müzesinin girişinde “Küçük Emrah”’ın ağlak yüzünün heykelini koymak en münasip olanıdır. Taşı ağlatabilecek derecede mahir bir sanatkârı elbette ki bu hüzün milleti bağrından bulup çıkaracaktır. Bir de 80’li yıllarda her hanemizde mevcut olan ağlayan çocuk resminin orijinalini bulup müzenin en müstesna yerine asabilmeliyiz. Müzenin duvarlarında eskimiş bir hüzünle yankılanacak bir müzik –hisleri 80’li yıllara ait eski bir hisli olarak Müslüm Gürses ve Bergen’i öneriyorum- sürekli olarak terennüm etmeli, müzenin hissever konuklarını karşılamalı. Bu müzede değişen zamana uyum sağlayamayan hayatiyetini yitirmiş eskimiş hislerimiz sergilenmeli. İlkokullar müzeye geziler düzenlemeli, ülkenin her yanından akın akın yeni nesiller müzeyi ziyaret etmeli. Profesyonelce asrın bütün gerekleriyle donatılmış müzemizde seyir salonu olmalı. Burada gün içinde müteaddit defalar başta “Küçük Emrah”’ınkiler olmak üzere artık birer klasik değerine kavuşmuş acıklı filmlerimiz gösterilmeli. Müzenin kendi yağında kavrulabilmesi için döner sermayeli bir kantin kurulmalı burada ziyaretçilere anı kabilinden “Küçük Emrah” bibloları, çıkartmaları, tişörtleri satılmalı. Hepsinden önemlisi ise eski hislerin önemini akıllara kazıyacak bir veciz söz müzenin girişine yaldızlı harflerle nakşedilmeli. “Geçmiş hislerine saygısı olmayan bir millet asla ve katta terakki edemez.”

 

Zülküf Oruç

şubat 2010 ankara

 
 
 Eskimiş hislere dair yeni bir bilim önerisi/ Zülküf Oruç
 Sonbahar Filmi: Daim Yusuf Orti…
 Kurb-an: An içinde yaklaşmak
 Bakü Yazıları II.
 Türk Milletinin İhlas Mucizesi
 Korku ve Umut Arasında Aşkla Kurtulmak Mümkün mü?
 Derinceli Ekrem’in Sır Dolu Ölümü
 Ey Okur! Seni Terk ediyorum…
 Ben Bir Çağla Ağacıyım Bir Dağın Yamacında...
 Gör Beni! İstersen Ez Beni!
 Ali Osman Devran’a karşı: Prizren’e mersiye yazmamak.
 Çocukluğa Dair Üç Şair Üç Epizot
 Bakü´den Yazılar I
 Mephisto mu İnsan mı?
Yorum Yaz
   
 
 
  
  
  
 Copyright © 2008 Medkon