Merhaba   Giriş  Üye Ol Şifremi Unuttum  
          

   
Ana Sayfa
Biyografi
Şiir
Kitaplar
Söyleşiler
Kültür Sanat
Köşe Yazıları
Künye
Ziyaretçi Defteri
Benim hapishanelerim!/ Muhsin Kızılkaya - 08.02.2010

Hapishane’, belleğime yerleşmiş, öğrendiğim ilk kelimelerden biri olsa gerek. Kelimenin ilk çağrıştırdığı şey Yasin amcaydı. Ben doğduğum yıl, ‘Mamo Yasin’ de hapishaneye girmişti çünkü. Amcam hapishaneye düşmemiş olsaydı eğer, daha o yaştayken köyden alıp şehre getirmezlerdi belki beni. Gelmeseydim eğer şehre, hafızamda kalan o çok ama çok parlak şehir ışıkları, içimin en karanlık yerlerini aydınlatan çok ama çok uzak bir aydınlık anı olarak hayatım boyunca bunca derinden etkilemezdi belki de beni. Floresan lambanın göz kamaştıran apaklığı, hapishanedeki amcamla özdeşleşti ve hep öyle kaldı içimde; bunu da bir hapishane ziyaretine borçlu kaldım hayatım boyunca.

Irmak kenarındaki tek katlı, derme çatma, etrafı saçma bir tel örgüyle çevrili, bir tutsak evinden çok bir sayfiye evine benzeyen şirin mi şirin bir yapı olarak belliğimde yer eden (çocuk muhayyilesi işte!) şehir hapishanesi o zamanlar bütün ürkütücü anlamlarından soyut, bütün korkulardan uzak, özgürlüğü duvarlarının arasına alıp kıyan bir şey değil de, amcamın işlediği bağışlanmaz suçtan dolayı uzun bir süre vakit geçirdiği sıradan bir evdi. Bahçesinde voleybol oynayan mahkûmlar kalmış aklımda, zemin toz toprak, kapıya yakın bir yerde de “maviliklerde tam özgür” bir öbek upuzun kavak...

Yasin Amcam, çocukluğum...

Tel örgünün arkasından uzanıp yanağıma konan bir öpücükten ibaretti amcam. Beni ilk defa görüyordu, 7 yaşında falan olmalıyım. Hakkımda bildiği tek şey, gittikten sonra doğan bir yeğeni dahaydım işte, ama o benim için, yaşadığım süre içinde acısı bütün ailenin de yüreğine köz düşüren bir akraba katiliydi.

Karısını vurmuştu çünkü amcam!

Öfke duymuyordum aynı zamanda uzaktan akrabamız da olan Emine’yi öldürdüğü için.

Bir kazaydı! Elindeki tüfek patlamış, sevdikleri içinde adını ilk sıraya yazdığı sevgili karısını oracıkta, kara kıl çadırların toplanıp başka bir zozana göçtüğü boş kalan alanda öldürmüştü.

Akşamın alacası basmıştı her yeri, dağlar kara bir örtünün altına saklanmak üzereydi. Patlayan tüfeğin sesi beyninin içinde öyle yankılanmış olmalı ki, cinayete herkesin, dünyada yaşan her mahlukun şahit olduğunu sanmış, almış cansız bedenini karısının vurmuş sırtına, tam tamına iki gün boyunca durmadan yürüyerek, cinayeti kimselere haber vermeden ilçe merkezine, devletin kapısına dayanmış, cesedi karakolun ortasına bırakarak ellerini kelepçeye uzatmıştı.

Emine’nin yersiz kıskançlığı, daha dün evlenmiş iki sevdalıyı ayırmıştı birbirinden. Birinin cesedini serin yaz yaylasından sivrisineklerin uçuştuğu ilçe merkezindeki karakoldan alınıp köy mezarlığına doğru son yolculuğa çıkardıklarında, öteki çoktan Hakkari Merkez’de bulunan hapishanenin yolunu tutmuştu bile. Demek ki, büyüyüp ekmekle suyun ayrı şeyler olduğunu anladığımda, anlatmış olmalılar bana hapishanedeki amcamın macerasını da. Ve böyle girmiş olmalı hayatıma ‘hapishane’ kelimesi de.

Katramas çayının kenarındaydı hapishane. Katramas, adını balık katlinden alır. Öyle dik bir zeminde akar ki Katramas, içinde balık barınmaz sanmışlar, hasbelkader düşmüşse bir balık içine, öyle hızlı öyle hızlı akar ki su, alıp kayalara çarpa çarpa öldürür; onun için balık katili demişler çaya, Hakkari’nin civarında akardı o zaman. (Savaş katledince köylerin doğasını, kovulunca oranın sakinleri büyüdü şehir, şimdi şehrin içinden akar adeta Katramas.) Uzak bir menzile düştüğü için olsa gerek, şehir hapishanesini çayın kenarında inşa etmişler besbelli o zaman.

Mandagözüne benzeyen, yuvarlak kocaman, madeni bir para tutuşturdu amcam elime. İlk defa elime para alıyordum; çarşıda dondurma alınabilir, lokum ve kuru incirle değiştirilebilirdi bu meret. Benden önce şehir görmüş, orada büyümüş yeğenim Remo’yla bozdurup iki buçuk lirayı bölüşmeliydik, amcam böyle söylemişti. Ama ben köyden gelmiş bir çocuktum, kandırılabilirdim; nitekim öyle oldu, hapishaneden uzaklaşınca, Remo aldı iki buçuk lirayı, bir taşın üstüne koydu, yerden bir taş alarak hafifçe vurmaya başladı, bir türlü madeni para küçük parçalara bölünüp bozulmuyordu. Para bozulmadığına göre hepsi onun olmalıydı. İkna etmişti beni.

Demek şehirde büyümüş çocuklar, köylü çocukları böyle kandırıyordu!

Bunu da birkaç yıl sonra anladım işte.

O görüş gününde, Katramas çayının kenarındaki hapishaneden ayrıldığımda, hapishane olgusunun kendisi değil de, amcamın bizlerden uzakta olmasıyla ilgili tuhaf bir duyguya kapıldığımı hatırlıyorum şimdi. Hapishanenin kendisi benden çok uzaktı, amcamı bizlerden ayıran mesafe kadar uzak.

Ve o mesafe uzun süre devam etti.

Yıllar sonra şehrimizde görkemli bir binanın temelleri atılıncaya kadar. Haber tez yayıldı şehre. Çarşıya çok yakın bir yerde, şehrin tam ortasına devasa bir cezaevi inşa etmeye karar vermişti devlet. Nüfusu on bindi şehrin, belediye derme çatma bir binadaydı, bir otelden bile mahrumdu şehir, şimdi bütün bu mahrumiyetin tam ortasına o zamana kadar gördüğümüz en büyük binayı inşa etme karar vermişlerdi.

Şehrin göğsünde bir hançer

Temel atma törenine niye gittik bilmiyorum, merakımızı celp eden şey neydi, doğrusu hatırlamıyorum, hatırladığım tek şey, Nazım Hikmet’in “Yapıcılar türkü söylüyor” şiirini okuyacak bilince eriştiğim zamanlara denk gelmişti yeni hapishane binasının yapımı. Yapı, şiirdeki gibi yapıcıların türküleri eşliğinde çok kısa bir süre içinde bitti. Uzun, upuzun bir bina çıktı ortaya.

Enlemesine, ucu bucağı olmayan bir bina... İlk gardiyanları devrimci mücadelemizin ‘sempatizanları’ydı. Bir grup arkadaşla bizi bomboş hapishanede gezdirdikleri bir gün geliyor şimdi aklıma. Hamam vardı içinde, spor salonları, yemekhaneler, kütüphane, modern bir cezaevinde olması gereken her şey. Çok modern, çok bakımlı bir binaydı. İçini gezerken, günün birinde burayı kimlerle dolduracaklarını hiç düşünmedim, bu soru değildi aklımdaki, içinin konforu, şıklığı cezp etmişti beni, hayretler içinde bakmıştım bizi gezdirdikleri her yere, her odaya, her koğuşa.

Gerçekten de hala akıl sır ermişliğim yok, daha o tarihlerde, onca şeyden yoksun küçücük bir şehre neden bu kadar büyük bir cezaevi inşa etmişti devlet? Hep bir muamma, hep bir bilinmez olarak kaldı bende bu sorunun cevabı.

Çünkü çok sonra, darbe gelip silindir gibi geçince gençliğimizin üzerinden, aldıkları hiçbir arkadaşımızı bu cezaevine kapatmadılar. Bizden aldıklarını bize bırakmadılar, alıp ta Diyarbakır’a, o cehenneme, o Nazi kampına götürdüler. İçimizin en kalabalık yerine inşa edilen o kocaman hapishane de hep bir korkutma aracı, hedefine her an saplanacak bir hançer olarak kaldı şehrin göğsünde.

Sanki, “ayağınızı denk atın, tökezlerseniz var ya, bu kocaman bina, sizi hepinizi alıp duvarlarının içine saklayacak kadar geniş bir yerdir ona göre” der gibiydi bu büyük mahpushane.

Varlığı bir tehdit olarak kaldı şehrin kalbinde!

Ve hapishane deyince de “Diyarbakır Cezaevi” girdi hayatımıza. Çocukluğumda yaşadığım köy ne kadar uzaksa amcamın yattığı hapishaneye, ilk gençliğimde Diyarbakır da o kadar uzaktı yaşadığım şehre. Onca uzaklığa rağmen, işkencede dişlerini tüküren arkadaşlarımın çığlıkları yine de geliyordu geceleri kulaklarıma.

Silah kuşanan dağa sığındı

Bir mucize olmuş, ben yırtmıştım. Ama

hemen hemen bütün arkadaşlarım şimdi oradaydı. Foseptik çukurlarında, tek kişilik hücrelerde, pisliğin içinde, adını unutmuş, dilini yutmuş, öfkesi Cudi’ye, Golan’a, Ararat’a sığmaz olmuş o cıvan  çocuklar, hırçın akan nehrin sularına inat direnen söğüt ağacı gibi titrek ama mağrur, duruyor, direniyorlardı Esat Oktay

Yıldıran ve şürekasının zulmüne.

Hapishane, çocukluğumda amcamın yattığı, Katramas çayının kenarındaki şirin yapı olmaktan çıkmış, önce upuzun bir bina olmuş, sonra duvarları gri boyalı, zulmü haki renkli bir korkunç imgeye dönüşüp oturmuştu içime.

Artık okuduğum hiçbir hapishane şiiri, hiçbir mahpushane romanı, hiçbir romantik çağrışım yapıyordu bende. Şiirinden soyutlanmış, edebiyatının uzağına düşmüş, pür zulmün, pür işkencenin, insanlık onurunun, haysiyetinin nalçalı

topuklarla ezildiği garabet bir şey olup çıkmıştı.

Hapishane Kürtlerin kan tükürdüğü dört

duvardı, dört duvarın dışına düşenlerin soluğu dağlarda aldığı bir eğitim kampı. O kampta

sadece öfkeyi öğretmişlerdi insanlara,

sadece nefreti; sadece intikam dürtüsünü

büyütmüşlerdi insanların kalbinde, sadece

öcünü almayı belletmişlerdi.

Silah kuşanan dağlara sığındı. Diyarbakır hapishanesi, hayatı değil de dağları sevdirmişti onlara. Oysa öyle olmamalıydı değil mi?

Hapishanedeki tutsaklar dışarı çıkınca, bıraktıkları yerde sürdürmeyi tasarladıkları hayatı düşünmeliydi.

Öyle yapmadılar. Hayatı boş verdiler.

Normalde, özgürlük herhangi bir kayıt

altında olmadan yaşayan insanın zerre kadar

aklına gelmez.

Bir tutsağın ise hürriyet aklından hiç çıkmaz.

Tutsaklar, bir zamanlar bizim gibi, istedikleri zaman istedikleri yerde ince belli bir bardaktan çay içebiliyorlardı. Şimdi içerdeyken onlar, biz dışarıdakilerin neden bir kır kahvesine gidip

denize karşı demli bir çay içmediğimize bir

türlü anlam veremiyorlar.

Demek ki hayatın değeri yaşarken anlaşılmaz. Hayatın değeri, özgürlükten mahrum olduktan sonra çıkar ortaya. 

O hapishaneden kurtulan çok az arkadaşım bu ilkeye bağlı kaldı. Büyük bir çoğunluğu,

kalan hayatını da feda etti büyüttüğü öfkesine...

Bense hayatımda hiç hapislik yaşamadım.

Şimdi anlamaya çalışıyorum kendilerinden mahrum bıraktıkları o hayatı.

Muamma değil artık!

Star/ Açık Görüş

 
 
Yorum Yaz

  
 
 
 08.09.2010 - Fitre bayramı/ Sibel Eraslan
 08.09.2010 - Arifin gıdası/ Mevlana
 05.09.2010 - Hatırlama, unutma ve mübarek günler/ Nazife Şişman
 03.09.2010 - Pakistan´ı duymak/ Bejan Batur
 02.09.2010 - "İnsanım ben..."/ Rasim Özdenören
 01.09.2010 - Hala´nızın gözlerinden öpün.../ Sibel Eraslan
 30.08.2010 - Gecede ´hayır´ aramak/ Cihan Aktaş
 26.08.2010 - Aşkın cinnet hâli/ Ali Haydar Haksal
 26.08.2010 - Ağaç Altında Dinlenen Yolcu/ Cihan Aktaş
 25.08.2010 - Ay Kasidesi/ Ümmügülsüm Tat
First
Prev
Sayfa 1 / 43
Next
Last
  
  
 Copyright © 2008 Medkon