‘Kalp ile istemek dil ile istemek gibidir’
İnsan doğasında var olan arzu, onu köle yapmaya yetecek kuvvettedir. Ne yüksek bir otoritenin yasakları onu bu arzusuna uymaktan alıkoyabilir, ne de kendi kendini kontrol edebilecek bir muhakeme yeteneği geliştirebilir. Neye arzu duyuyorsa, onun peşinden sürüklenmesi bu yüzdendir. Arzunun baskın olması, akli melekelerini emri altına alarak insanı her şart altında tutsağı yapar; böylece çok zayıf olduğu halde, tutkusunu bir erdem hayaliyle büyütür durur.
İnsanın hayvani yönüne işaret eden bu yapıyı kontrol etmesi kolay değildir şüphesiz. Süfli şeylere meyilli bir tabiata sahip olduğu için, dünyanın arzu uyandıran şeylerine karşı koyacak gücü kendisinde bulamaz çoğu kez. Arzu uyandıran “şeyler”in, illa da bir obje olması gerekmez. Kimi zaman soyut arzuların esiri olarak “köle” olmaktan kurtaramaz kendini. Ömrünü bir yalanın peşine takarak sürdüren bir insanın nasıl bir arzunun kölesi olduğunu düşünün bir! Allah, böylesi bir tutkunun esiri olmaktan koruyacak bir basiret bahşetsin bizlere.
Alkışların coşkusuyla bronzlaşan bir heykel olmak yerine, sükûtun sağaltan çağrısına teslim olup gözlerden uzaklaşmak ne güzeldir! Herkesin kendini beğendiği bir zamanda yaşarken, insanın kendi hastalıklarının farkına varabilmesi için zamanının büyük bir kısmını bu noktaya teksif etmesi daha mantıklı bir yol değil midir? Çok konuşmak yerine, susmanın daha koruyucu ve güvenli bir liman olduğunu tavsiye eden âlimlerin nasihatleri bidayetten itibaren hep yol gösterici olmuştur. Hata ve kusurları hep başkalarında aramanın, hastalıklı bir ruh haline işaret ettiğini, asıl olanın insanın kendi hata ve kusurlarını gidermek üzere çaba göstermesi gerektiğini hep hatırda tutmak lazımdır. Ömrünü bir yalanın peşine takarak kahramanlık yapmanın kimseye faydası yoktur.
Samimiyetin tedavüle çıkarılıp bir meta gibi pazarlandığı bir zamanda yaşıyoruz. Kıskançlık, Gai Eaton’un ifadesiyle ‘adalet maskesi arkasına saklanan bir canavar’ olmaktan çıkmış, toplumsal savaşçı rolünü kendilerine vehmedenlerin kalkanı haline gelmiştir. Bütün bu can sıkan sahteliklerden uzaklaşıp bir mumun ışığıyla söyleşmek daha insanî değil midir? Tıpkı Ali Şeriati’nin mumla söyleştiği gibi: ‘Ben mumu çok seviyorum. (…) Mumun ateşten dilini, diğer etten; çirkin, soğuk ve kötü kokan ağızlardaki dilden daha çok seviyorum. Mukaddes ve ruhani ışığı bana sürekli velilerin, enbiyanın ve meleklerin yüzünü hatırlatıyor. Yıllardır en latif ve güzel yüzleri dert, hal, anlama, duygu, irfan, şiir ve aşkı kelebekler gibi etrafına toplayıp uçurmakta olan mumun nazlı ve gizemli ışığını seviyorum. Mumun yanışını, erimesini ve gözyaşlarını seviyorum. Bana göre mum Allah’ın sırrıdır, dua sırdır, takva sembolüdür, gönüllerin güzel aşklarını ve Allah âşıklarının güzel âşıklarının hatırasıdır. Bana göre mum, şairlerin en güzel ve en latif nağmeleri ve çırpınışlarıdır. Ben onun ışığında tarihin en aziz ve iyi şairlerinin yüzünü görüyorum. Adeta hepsi mumun etrafında toplanmış, konuşuyorlar. (…) Bu mekanik ve aşağılık dünyadan, idare, hukuk, siyaset, çekişme, itişme, keşmekeş, kaba çirkinlikler, mutlu hayatın rezillikleri, günümüzün ahmak ve mutlu azınlıklarından bir kurtuluş kapısıdır.’ (Yalnızlık Sözleri).
Mum, kendisi eridiği halde, aydınlatan, etrafına ateşten semazenleri toplayan mukaddes ışığıyla insanın bu karanlık dünyadan aydınlık bir yol bulup Rabbine kavuşacağı yolu işaret ediyor. Bu karanlık yerin kuyusunda debelenip dururken, hayatını bir marifete tabi kılmayı unutan zavallı insanın çırpınışları beyhude bir çabadan başka nedir ki! Kendi iç dünyasını çevreleyen karanlık şilteyi yırtmak için çaba göstermeyen günümüz insanı, elindeki sahte fenerlerle başkalarının yolunu aydınlattığını sanmaktadır. Yanmasıyla sönmesi bir an mesabesinde olan maytaptan ışıkların havada oluşturdukları kıvılcımların zevkiyle kendinden geçtiği için, kendisi erimeyen bir varlığın başkasının yolunu aydınlatamayacağı gerçeğini kavrayamamaktadır. Tıpkı kalben istemek gibi… Dil ile istemeyi zül kabul ederek kendinde bir mertebe vehmeden insan, kalben istiyorsa en başta kendini kandırıyor demektir. Gerçek bir aydınlanma ancak kalp ile istemeyi de terk etmekle gerçekleşebilir. Bizi esiri haline getiren arzular çağında bu mertebeye ulaşmak şüphesiz büyük bir meseledir.