Çiğ yağıyor Bakü’ye, Hazar suspus olmuş sisler içinde. Neft kokuyor sokaklar. Sokaklarda yaşlı kadınlar bin yıllık acılarını gizleyerek yüzlerinde, yoksul süpürgeleriyle Targovi’nin mağazalarının ışıklarını süpürüyor. Pırıl pırıl ışıklandırılmış binalar Hazarın karanlığını aydınlatıyor. Uzun prospektlerde bilmem hangi marka avrupalı, japon arabalar yeni zenginlerini taşıyor; ciguliler teneke kutu görünümleriyle sollanıp geçiliyor, yarı yolda kalıyor Sovyet zamanını sollayan yeni zamanlar gibi...
Bir tezatlar şehri Bakü. Kafkasların İstanbul’u. Geçmişin yükünü omuzlamış geleceğin belirsizliklerine doğru şimdiki zaman içre yolunu arıyor. Bibi Heybet hazara yukarıdan bakıyor şık binasıyla yoldan geçenler nezirlerini bırakıyor kutusuna Camisine uğrayanlarsa daha az. Gelinler ellerine kına yerine ümitlerini bırakıyorlar Bibi Heybet’in huzurunda.
Bu büyülü coğrafyanın sancılı bir tarihi var. Eski çağlardan beri hep büyük istilacıların soluklandığı atlarını suvardığı ekinlerini ezdiği bir yer. Hazarın serin suları neftin koyu mavisine boyanınca şehir tarihinde hiç olmadığı kadar değerlenir. Yerel beylikler teker teker Rus modern emperyal zekasının idari taksimatına sahne olur. Bin yıllık bir tarih yeni baştan yazılır. Ötekiyle karşılaşınca kendi kendisinin ayırdına varan ulusal bilinç modernliğin kaypak ülkesinde kendisine yol arar. Azerbaycan’ın ilk “aydınları” ne kadar da bizim serencamımızın bir parçası. Emperyal bir güç karşısında kendilerini bulmaya çalışan Rusya müslümanlarının kompleksleri, çaresizlik içindeki arayışları ne kadar da bizim hikayemize benziyor. Aslında o dönem Anadolu’nun Balkanlar ve Kafkasya ile aynı hikayenin içinde anıldığı zamanlardı. Ilk mektepler, dilde yenilik, dinde teceddüd, bilimperestlik, kadının sosyolojisi, geleneğin sıkıcı dünyası vs. Ilk dönem azerbaycan aydınlarının temel meseleleridir. Rus istilasının ardından Rusça ile Batı’nın fikir dünyasına adımlarını atan ilk dönem azerbaycan aydınlanmacıları Mehmet Ali Mirza Kazım Bey, Abbas Kulu Ağa Bakühanlı, Mirza Fetih Ali Ahundov halkı cehaletten kurtarmayı esaretten kurtarmakla aynı anlamda gören çaresizler...
Ismail Gaspıralı’dan, Yusuf Akçura’ya, Ahmet Ağaoğlu’ndan, Mehmet Emin Resulzade’ye,Ziya Gökalp’e birbirini iyi tanıyor dönemin aydınları dertleri benzer. Aradan geçen 70 yılın ardından sovyetizasyon milli aidiyetleri görmezden gelen ortadan kaldıran bir uluslar hapishanesi ve 90’lı yıllarda çöken hapishaneden ilk firarlardan biri Azerbaycan’ın ki idi. Dünya artık yüzyılın başında olandan çok farklıydı. Küresel kapitalizmin yeni ideolojik dili içinde bir azeri kimliğinin inşası her zamankinden daha büyük bir ihtiyaç. Bu gün bürokratik bir oligarşinin teşkil ettiği devlet mekanizması hızla Azerbaycan’ın serbest piyasa ekonomisine geçişine yön vermekte. Her sene iki haneli rakamlarla büyüyor rekorlar kırıyor Azerbaycan Ekonomisi. Fakat bu büyüme beraberinde sorunları da getiriyor. Bakü hormonlu bir uzuv gibi Azerbaycan nüfusunun neredeyse yarısını saklıyor. Geri kalan ise 70 cıvarında rayonda yaşıyor. idari birim olarak rayon bizdeki İl’e karşılık gelse de bunların en büyüğü Gence dahi ufak bir Anadolu şehri evsafında. Azeri yönetiminin son yıllarda kırsal kalkınma ve petrol dışı sektörlerin gelişimine yönelik programları ise açıkçası kötü bir makyaj olmanın ötesine geçemiyor.
Bağımsızlık sürecinin ardından resmi düzeyde olduğu gibi sivil anlamda da Türkiye’den önemli bir insan malzemesi Azerbaycan’a yerleşmiş durumda. Azerbaycan’ı ilk tanıyan Türk devleti. Azerbaycan’da yaşayan Türkiyeliler ise etkisini gittikçe yitirse dahi “ bir millet iki devlet” diskurundan ekmek yiyor. Sovhozların ve kolhozların ardından bireysel teşebbüs kültürü henüz Azerbaycan’da işlemiyor. Hızla büyümek ve Orta Asya “Pazar”ına açılmak isteyen Türk iş adamlarının bir çoğu ne kadar da iş bilir, göz açık ve ne kadar da çok benziyor ilk dönem kolonyalistlere. Marketlerde mağazalarda cebindeki son kuruşu da almaya seni ikna etmeye kurulmuş tezgahtarlar yok Azerbaycan’da. Hizmet sektörü bu anlamda riyakar müşteri memnuniyetinden nasibini almamış. Bu konuda Türk kapitalistlerinin tecrübelerinden öğrenecek çok şeyleri var Azerilerin. Esas patronaj ise hala Rusya ve ABD arasında bölüşülüyor. Rus malları Azerbaycan pazarında para ediyor ve çok satılıyor. Eskinin külleri ise bir daha alevlenmese dahi bir gençlik aşkı gibi ortayaş üstü Azeriler arasında dolaşıyor evlendiği kadının korkusuyle eski aşkından bahsedemeyen çaresiz adamlar gibi ... Kafkasların bu doğal kaynakları bol ülkesine Batılı devletlerin ilgisi ise yeni değil... bu almaşığın içinde ise sanırım Azeri devlet adamları reel politiğin kurallarını bilecek kadar tecrübeliler...
Intihar oranlarının özellikle ortayaş üstü ve ilk gençlik dönemini yaşayan kesimde yoğunlaştığını okuyoruz Azerbaycan’da. Bir büyük gücün parçası olarak “Sovyet” ideolojisinin içinden dünyaya bakan bu özgüvenle ve paradigma ile dünya görüşü oluşturulmuş insanlar ‘90 sonrası sürece uyum sağlamakta ve anlamakta zorlanıyor. Hızla değişen dünyaya çoğu zaman alık ve yaşlı gözlerle bakıyorlar. Gençler ise bir aidiyet ve kimlik duygusu oluşturamamanın sıkıntısını yaşıyorlar. Gençliğin ilmi ve kültürel gelişimine hasredilmiş az sayıda da olsa Sivil Toplum Kuruluşları var. Özellikle bu nüfus arasında yapacak çok şey var Azerbaycan’da.
Sözlü sanatlar can çekişse dahi hala yaşıyor Azerbaycan’da ve Milli kimliğin en önemli parçasını teşkil ediyor. Hisli şairler belki de en güzel anlıyor yaşanmakta olanı Azerbaycan’da o sanatçı sezgileriyle. Ramiz Rovşen’in varoluş sancıları çeken şiirlerini onun o lirik sesinden dinlediğim günü asla unutmayacağım. Sarsılmıştım...Tatlı bir ritimle beraber söylenen bizdeki aşık atışmalarını andıran meyhana yarışmaları ise ne mutlu ki TV programları arasında çok izlenenler arasında. Bu ince ruhlu insanları en çok da kimi zaman kür gibi coşkulu kimi zaman da hazar gibi hüzünlü akan Azerbaycan mahnıları anlatıyor. Mugamları ise Azerbaycan kültürünün bizlere en büyük hediyesi. Alim Kasımov’u dinlemeden ölmek istemezdim.
Halkın önemli bir kısmı farklı bir mezhebi takip ediyor. Aslında mezhebi her ne olursa olsun modern dünya karşısında her insanın yaşadığı birbirine çok benziyor. Sovyet döneminin ardından Azerbaycan dini hayatı kuruyan bir ağaç gibi. Bir kamu arazisine ekilen yeni ağaç ise meyve vermekten çok uzak. Azerbaycan bayrağındaki yeşil artık İslami bir aidiyetten çok resmi zeminde tanımlanan milli değerlere bağlılıkla eş anlamlı.
Zülküf Oruç
Kasım´08 Bakü