Merhaba   Giriş  Üye Ol Şifremi Unuttum  
          

   
Ana Sayfa
Biyografi
Şiir
Kitaplar
Söyleşiler
Kültür Sanat
Köşe Yazıları
Künye
Ziyaretçi Defteri

Hz. Ali´nin Mısır Valisi Mâlik bin el-Hâris el-Eşter´e yazdığı bir mektup - 31.12.2008

 

               Bu mektubu «Angilikan Kilisesine Cevâb» adlı eserden aldık.     Eserin müellifi: Şer’iyye Vekâleti,    Totkikât ve Te´lî-fât-ı İslâmiye Hey´eti Reisi Şeyh Addülaziz Çavış, mütercimi ise istiklâl Marşımızın Şairi Mehmed Akif’tir.

Mezkûr eserin 166. sayfasında başlayıp, 187. sayfasında bi­ten bu mektubu, sadeleştirmeden aynen aktarıyoruz. Böyle, fev-kâl-âde ilmî ehemmiyeti olan bu mektubu, Mehmet Akif gibi, Türk dilinin en büyük üstadlarından birinin kaleminden ay­nen vermeyi uygun bulduk.

                                                                                       ***

Vergisini toplamak, düşmanlarına cihad açmak, ahalisine sulh ve salâh ve memleketlerine ümran temin etmek için M â-lik bin el-Hâris el-Eşter´i Mısır´a vali nas-bettiği zaman Allah´ın kulu Emîrü´l-Mü´minîn Ali´nin kendisine emri şudur:

O´na Allah´ dan ittikâyı, Al I a h ´ m teatini ihtiyarı ve Kitabı´nda emrettiği ferâiziyle sünnetlere itl´ibâı emreder. O ferâiz ve sünen ki hiç kimse onlara tebaiyyet etmedikçe saadet yüzü görmez ve onları tanıdıkça da hüsrana uğramaz. Bir de ona eliyle, kalbiyle, diliyle Cenâb-ı Hakk´a yardım­da bulunmayı emreder. Çünkü Alla hu zü´l-Celâl kendisine yardım edene nusret, kendisini ağırlayana izzet ver­meyi tekeffül buyuruyor. Sonra, ona şehevâta saldırdıkça nefsi­ni kırmasını, serkeşlik ettikçe dizginlerini çekmesini emreder. Zira nefs alabildiğine fenalığı âmirdir, meğer ki Cenâb-ı Hak merhametiyle insanı korumuş olsun.

Şimdi bilmiş ol, ey Mâlik, ben seni öyle memleketlere gönderiyorum ki birçok hükümetler senden evvel oralarda ada­let sürdü, zulm etti. Sen vaktiyle nasıl senden evvelki valilerin icraatım gözden geçiriyordun; halk da şimdi öylece senin icraa­tını gözetecek. O zaman senin onlar hakkında söylediklerini halk da şimdi senin hakkında söyleyecek. Kimlerin sâlih olduğu an­cak A I I a h´ m kendi ibâdı lisanından söylettiği sözlerle anlaşılır. Onun için iddihar edeceğin en sevimli azık salâha mak-run a´mâl olsun. Hevesâtma hâkim bulun. Sana helâl olmayan şeylerde nefsine karşı bahil ol. Zira gerek hoşlandığı, gerek is­temediği şeylerde nefse karşı buhl onun hakkında mahz-ı adil­dir.

Raiyye için kalbinde muhabbet, merhamet duyguları, lütuf meyilleri besle. Sakın bîçarelerin başına kendilerini yutmayı ga­nimet bilen yırytıcı bir canavar kesilme! Çünkü bunlar iki sınıftır: ya dinde kardeşin, ya hilkatte bir eşin. Evet, kendilerinden zelle sâdır olabilir; kendilerine bir takım arızalar gelebilir. Hata ile, yahut kasda makrun olarak işledikleri kabahatlerden dolayı ellerinden tutup yola getirmek pek mümkündür. Kendi hakkında nasıl A I I a h ´ m ah/ini, safhını istersen, sen de onlara afvini, safhını râyegân et. Çünkü sen onların fevkinde bulunuyorsun; emr-i vilâyeti sana tefviz eden senin fevkinde bulunuyor; Allah ise vilâyeti sana verenin fevkinde bulunuyor. Ve umûr-ı ibâdı hakkıyle görmeni istiyor, seni onlarla imtihan ediyor. Sakın Allah ile harbe girib de kendini gazabına siper etme. Çünkü ne intikamına dayanacak kudretin var, ne de afv ü merhametin den müstağnisin.

Sakın hiçbir afvından dolayı asla pişman olma; sakın hiçbir ukuubetin için de kat´iyyen sevinme. Bertaraf etmek imkânını buldukça hiçbir badireye atılma. Bir de sakın «Ben kudret-i kâmi­le sahibiyim, emrederim, itaat ederler.» deme. Çünkü bu, kalbi fesada vermek, dîni za´fa uğratmak, felâkete yaklaşmaktır. Şa­yet elindeki kudret sana bir hiss-i azamet verirse derhal fevkin-deki Melekût´un azametine bak ve senin kendi nefsine karşı kudretyâb olamıyacağın şeylerde A I I a h ´ in sana karşı ka­dir olduğunu düşün. İşte bu düşünce senin o yükseklerden uçan nazarını zemine indirir; şiddetini giderir; seni bırakıp giden ak­lını başına getirir. Sakın Allah ile azamet yarışına kalkış­ma, sakın kibriyâ ve ceberutunda kendisine benzemeye özenme. Çünkü Fâtır-ı zü´l-Celâl her cebbarı zelîl, her mütekebbiri hakir eder bırakır.

Nefsin hakkında, sana hususiyeti olanlar hakkında, raiyyen arasından kendilerine meyil beslediklerin hakkında Allah´a ve ibâdu´Hah´a karşı adaletten kat´iyyen ayrılma. Şayet böyle yapmazsan zulmetmiş olursun. Hâlbuki ibâdu´Hah´a zulmedenin ibâdu´llah tarafından davacısı Alla h´dır. A I I a h da bi­rinin hasmı oldu mu, o kimsenin tutunabileceği bütün hüccetler bâtıldır. Ve ölünciye, yahut tevbe edinciye kadar kendisiyle harb içinde bulunur. Dünyada zulüm kadar A I I a h´ın lûtfunu tedbil, kahrını ta´cil edecek birşey olamaz. Zira C e n â b-ı Hak zulm altında inliyenlerin inkisarını işitiyor; zâlimleri ise gözetleyip duruyor.

Umurun içinden öylesini ihtiyar etmelisin ki hak hususunda en mutavassıtı, adi itibariyle en şâmili olsun; sonra halkın rızâ­sını en ziyade cami´ bulunsun. Zira ammenin hoşnutsuzluğu eş-´hâsın rızâsını hükümsüz bırakır. Eşhasın gazabı ise ammenin rı­zâsı içinde kaynar gider.

Sonra vali için hassa takımı kadar iyi günlerde yükü ağır basan, kara günlerde yardımı az dokunan, adaletten hoşlanmaz, istemekten usanmaz, verilince şükür bilmez, verilmezse değme gadirle savulmaz, felâkete sabırsız tek adam yoktur. Hâlbuki İslâm´ın rüknü Müslimîn´in şîrâzesi amme-i ümmet olduğu gibi düşmana karşı duracak bir silâh varsa ancak odur. Onun için samimiyetin, meylin daima bunlara müteveccih bulunmalı.

Raiyyen arasında yanına yaklaştırmıyacağın, kendisinden ençok nefret edeceğin adamlarsa, halkın maâyibini en ziyade araştıran kimseler olmalıdır. Zira nâsın öyle ayıbları vardır ki örtülmesi herkesten fazla valiye düşer. Binaenaleyh bu maâyibin sana gizli kalanlarını sakın eşme. Senin vazifen muttali oldukla­rını ıslahtan ibarettir. Meçhulün olanlara gelince, onların hakkın­daki hükmü Allah verir.

Evet, sen raiyyenin ayıbını gücün yettiği kadar ört ki A I -I a h ´ da senin raiyyenden gizli kalmasını istediğin şeylerini örtsün.

İnsanlar hakkındaki bütün kin ukdelerini çöz; seni intikama doğru sürükliyecek iplerin hepsini kes. Sence vuzuh kesbetmi-yen şeylerin kâ´ffesi hakkında anlamamış görün, şunu bunu gam-zedenin sözüne sakın çarçabuk inanma. Çünkü gammaz ne ka­dar saf görünürse görünsün yine dessastır. Sakın, ne seni za­ruret ihtimaliyle korkutarak kereminden çevirecek bahîli ne muazzamât-ı umura karşı azmini gevşetecek cebîni, ne de çevre saparak sana ihtirası iyi gösterecek ´harisi meclis-i meş­veretine sokma. Çünkü buhl, cebânet, ihtiras ayrı ayrı tabiatler-dir ki A 1 I a h u z ü ´ I - C e I â I hakkında beslenen sû-i zan bunları bir araya getirir.

Sana müşavir olacakların en kötüsü senden evvel, eşrâra hemdem olan, onların cerâimine iştirak QdQn kimselerdir. Böy­leler! kat´iyyen senin mahremin olmamalı. Çünkü canilerin a´vânı ve zâlimlerin yaranıdır. Ne hacet; hiçbir zâlime zulmünde, hiçbir günahkâra cürmünde yardım etmiyenler içinden bunların yerini tutacak öylelerini bulacaksın ki, ötekilerin re´y ve tedbî­rine tamamiyle sâhib, lâkin vizr ü vebalinden kat´iyyen masun. İşte senin için böylelerinin yükü en hafif, yardımı en çok, sana şefkati herkesinkinden ziyade, senden başkasına muhabbeti o nisbette az olur. Bu gibilerini hem hususî, hem umûmî meclisle­rinde kendine mukarreb edin. Sonra, bu adamların içinden en ziyade onu beğenmelisin ki sana acı hakıykatleri herkesten zi­yade o söylesin; ve şayet sevdiği kullarından sudûruna Allah´ın razı olmadığı bir harekette bulunmak istersen, hoşuna gidece­ğini gitmiyeceğini hiç düşünmiyerek sana mümâşâtı bıraksın.

Bir de sâdık ve müteverr´f adamları kendine mahrem itti­haz et. Seni alkışlamalarına, yapmadığın bir takım işleri sana is-nad ile keyfini getirmemelerine müsâid bulun. Zira alkışın çoğu insanı azamete sevk eder, gurura yaklaştırır. Sakın, adamın iyisi ile kötüsü, indinde bir olmasın. Zira bu müsavat iyileri iyilikten soğutur; kötülerin de fenalığa meylini idâme eder.

Bilmiş ol ki, valinin raiyyesine hüsn-i zannını davet eden şey, kendilerine iyilikte bulunması, yüklerini tahfif etmesidir Hüsn-i zan edersen uzun uzun yorgunluklardan kurtulursun. Son ra hüsn-i zannına en ziyade lâyık olan adam, senin, hakkındaki tecrübeleri iyi çıkanıdır; sû-i zanına en lâyık olanı da hakkındaki tecrübeleri fena çıkanıdır.

Bu ümmetin ileri gelenleri tarafından işlenerek herkesin ül­fet ve raiyyenin güzelce tatbik ettiği bir sünnet-i sâlihayı sakın kaldırayım deme. Ve bu eski sünnetlerin her hangi birine aykırı gelecek yeni bir sünneti ihdasa da asla yanaşma. Çünkü ecir o sunnet-i sâlihayı vaz´ edenin, vebal de, kaldırdığından dolayı senindir. Umûr-ı memlekete uygun gelen tedâbiri tesbit ve sen­den evvelki insanlara doğruluk temin eden esbabı ikâme husu­sunda sık sık ulema ile müzakere et, hükema ile mubahasede bulun.

Malûmun olsun ki riayye tabaka tabakadır. Bunlardan her-birinin salâhı diğerinin salâhına bağlı ve hiçbiri için diğerinden müstağni bulunmak imkânı yoktur. Bu tabakalardan bir kısmı Al 1 a h yolunda askerlik edenler, bir kısmı ammenin ve has­sanın vazife-i kitabetini görenler, bir kısmı adli tevzia memur kadılar, bir kısmı rıfk u insaf ile idâre-i umur edecek âmiller, bir kısmı cizye ve harâc veren ehl-i zimmetle müslimler, bir kısmı ticaret ve sanaat erbabı, bir kısmı da fakr u ihtiyaç içindeki ta­bakadır.  Cenab-ı Hak bunlardan her birinin hissesini bildirmiş ve´ herbirine aid hudud ve farizayı ya Kitabiyle, ya Nebiyi-Muhterem (S.A.V.) Efendimizin sünnetiyle gösterdikten sonra mer´î ve mahfuz bir ahd olarak bizlere tevdi buyurmuş.

Askerler, Allah ´ın İzniyle raiyyenin kafaları, valilerin şerefi, dinin izzeti, asayişin vasıtalarıdır. Raiyye ancak bunların sayesinde durabilir. Bununla beraber askerin intizamı da A I-I a h ´ in kendilerine ayırdığı haraç ile kaaimdir ki, düşmanla­rına karşı onunla cihad edebilirler. İşlerini yoluna koyabilmek için ona güvenirler ve bütün ihtiyaçlarını temin etmek üzere arkala­rında o bulunur. Sonra bu iki sınıfın mevcudiyeti kadıların, âmil­lerin, kâtiblerin vücudiyle kaimdir. Çünkü ukuudu, icabı veçhile başaranlar, menafii cem´ edebilenler, hususî umumî bütün işler­de mu´temen olanlar bunlardır.

Hepsinin bakâsı için de ticaret ve sanayi erbabının vücudu şart. Zira esbâb-ı menâfii, ticaretgâhları ve başkalarının meyda­na getiremiyeceği âsâr-ı san´atı bunlar temin edecek.

Sonra erbâb-ı fakru ihtiyacı teşkil eden son tabaka geliyor ki ihsan ve muavenete müstehaktırlar. Bunlardan herbirinin Allah´ dan kısmeti ve haceti miktarınca vali üzerinde hakkı vardır. Vali Allah´ın kendisine tevdi ettiği bu teklifin altından an­cak kemâl-i ihtimam ile ve Allah" dan avn ü inayet tale­biyle, bir de hafif, ağır bütün işlerde nefsini hakka ve sabru tahammüle alıştırmakla kalkabilir.

Sonra, askerlerinin başına öyle birini geçir ki Allah´a ve Resulüne ve İmamına karşı sence hepsinden daha muhlis bulunsun. Kalbi hepsinden temiz olsun ve aklı başında olmak itibariyle hepsine tefevvuk etsin. Zamân-ı gazabında ağır davransın. Ma´zereti sükûn ile dinlesin. Zuafâya acısın; kavîler-den uzak dursun. Oyla unf ile kalkıp acz ile oturan takımdan ol­masın.

Sonra gerek mürüvvet ve haseb erbabına, gerek salâhiyetle ve mebrur ef´âliyle tanınmış aileler efradına, daha sonra şecaat ve semahat eshâbına mültefit bulun. Çünkü bunlar kerem hal­kıdır, lütuf cemaatidir. Ana-baba çocuklarının işini nasıl araştı-rırsa sen de askerlerinin işlerini öylece gözet. Kendilerini tak­viye için verdiğin şey çok bile olsa nazarında asla büyümesin. Haklarında taahhüd ettiğin lütuf az bile olsa gözüne kat´iy-yen hakir görünmesin. Çünkü sana karşı bezl-l ihlâs etmelerin! ve hüsn-i zanda bulunmalarını mûoib olur. Bir de onlara aid iş­lerin büyüğünü görüyorum diye küçüğünü takipten geri durma.

Zira ufak bir lûtfundan intifa edecekleri mevzi de olur, büyük lûtfundan vareste kalamıyacakları mevki de olur.

Ordunun başındakiler! içinde, sence en makbulü o kim­seler olmalı ki, askere iyilikte bulunsun ve hem şahıslarını, hem geride kalan ailelerini sıkıntıdan kurtaracak kadar kendi serve­tinden fedâkârlık etsin de bu sayede adûya karşı cihad ederken hepsinin düşüncesi bu noktada birleşebilsin.

Valiler için memlekette adaletin kâim olmasından, bir da raiyyenin kendisine karşı muhabbet göstermesinden büyük me-dâr-ı teselli yoktur. Zira yürekler salim olmadıkça muhabbet iz­har etmez. Sonra askerin senin hakkındaki ıhlası ancak ümerâ­sından memnun olmalariyle ve onları istiskal edip bir an evvel başlarından çekilmelerini istememeleriye kâimdir. Sen kendile­rine ümid sahası aç. Senaya müstehak olanları sena etmekte, büyük vakâyi´ geçirmiş olanların sergüzeştlerini saymakta ku­sur etme. Zira bunların kahramanlıklarını sık sık anmak (İnşâ-Allah) erbâb-ı şecâti galeyana, harb istemiyenleri de gayrete getirir. Sonra bunlardan herbirinin fedakârlığını iyice tanı. Hem sakın birinin hizmetini başkasının hizmetiyle beraber zikretme. Kimseye de gösterdiği şecaatle nisbet kabul etmiyecek dûn bir paye verme. Bir de ne mevkiinin büyüklüğü bir adamın ufak hiz­metini büyük görmene, ne de mevkiinin küçüklüğü bir adamın kıymetli yararlığını küçültmene asla saik olmamalı.

Sonra altından kalkamadığın hadisâtı, kestirip atamadığın umuru Allah´a ve Resulüne gönder. Zira C e • n âb-1 Hak irşadını dilediği bir kavme «Ey imar» edenler, Allah´a itaat edin, Peygambere ve içinizdeki Ü I ü´ I - E m re, itaat edin; şayed bir şeyde anlaşamazsanız onu Allah´a ve Peygambere gönderin.» buyu­ruyor. Allah´a göndermek demek Kitâb´ındaki muhakemata sarılmak demektir. Res.û I ´ e göndermek demek, onun top­layan, tefrikaya meydan vermiyen sünnetine uymak demektir.

Nâs arasında hüküm için öyle bir adam seç ki sence raiyye­nin en değerlisi bulunsun; işten sıkılmasın. Murafaaya gelen­lerden sinirlenerek inada kalkışmasın. Hatâsında ısrar etmesin; hakkı gördüğü gibi, döneceği yerde dili tutulub kalmasın. Hiç­bir zaman tama´ ettiği menfaat kaybolacak endişesine düşme­sin. Meseleyi künhüne kadar anlamadıkça vehleten hâsıl ettiği kanaati kâfi görmesin. Şüphelerde en çok durur, hüccetlere en ziyade sarılır, hasmın müracaatında nen az usanır, umurun vuzu­hunu en fazla bekler, hükmün vuzuhunda en kat´î davranır, medh ile şımarmaz, tehyic ile eğilip bükülmez olsun. Vakıa böyleleri de pek azdır. Sonra bu adamın vereceği hükümleri sık sık tah­kik et ve kendisine zaruretini giderecek, halktan ihtiyacını ke­secek kadar bezlde bulun. Hem senin yanında öyle bir mevki ver ki mukarreblerinden kimse o mevkie göz dikemesin ve o adam başkalarının sana gelib de kendisine karşı hainlik edemi-yeceğinden emin olabilsin.

Evet, bu hususta gayet dikkatli bulunmalısın. Çünkü bu din kötü adamların elinde esir oldu : Onun namına istenilen yapılı­yor ye onunla dünyayı elde etmiye uğraşılıyor!

Sonra âmillerine dikkat et. Kendilerini işbaşına öyle getir. Yoksa tarafgirlik, hodgâmlık hissiyle kimseye vazife tevdi etme. Çünkü bu iki sebep cevr ü hiyânete sâiktir. Bir de bu iş için sa­lâh ile mâruf ailelerden yetişmiş tecrübe ehli, haya sahibi İs­lâm´a hizmeti sebketmiş adamlar araştır. Zira ahlâkı en dürüst, namusu, şerefi en sağlam, tamam cazibesine en az kapılır, avâ-kıb-ı umuru en doğru görür insanlardır. Esbâb-ı maişetlerini de geniş bir surette temin et. Çünkü nefislerini salâha sevk husu­sunda bu bir kuvvet olacağı gibi elleri altındaki şeylere el uzat­maktan o sayede müstağni kalırlar. Bundan başka şâyed emri­ne muhalefet ederler, yahud emaneti sakatlarlarsa senin için aleyhlerinde kullanacak bir hüccet olur. Sonra bunların icrââtını takibet. Arkaları sıra vefa ve sıdk erbabından olmak üzere göz­cüler gönder. Zira işleri nasıl gördüklerini gizlice öğrenmen ema. neti muhafazalarına ve raiyye hakkında rıfk ile muamelelerine badi olur.

A´vânına karşı da ihtiyatlı bulun. Şâyed içlerinden biri eli­ni hiyânete uzatır ve gözcülerinin vereceği haberler herifin bu hiyaneti üzerinde toplanırsa şahadetin bu kadarını kâfi görerek müstehak olduğu ukubeti bedeni üzerinde icra edersin; topla­dığı paraları alır, kendisini mevki-i zillete dikersin; alnına hiya-nat lekesini vurur, boynuna âr-ı töhmeti geçirirsin.

Sonra, haraç işini ehl-i haracın salâhiyle takip et. Çünkü emr-i ıslâhiyle ehlinin salâhı içinde başkalarının da salâhı dâ­hildir.   Zaten başkalarının salâhı ancak bunlarınkine tevakkuf eder. Çünkü halkın hepsi haraca ve ehl-I haraca muh­taç. O holde memleketin ümranına sarf edeceğin vakit ha­raç toplamaya ma´tuf olan himmetinden fazla olmalı. Zi­ra haraç ancak ümran ile elde edilebilir. Umransız haraç iste­yen kimse bilâdı harabeye çevrilir, ibâdı helak eder. İşi de pek kısa bir zaman için yürür. Şâyed yükün ağırlığından, yahut bir âfetten, yahut yağmurların, suların kesilmesinden, yahut top­rakların su altında kalmasından, yahut kuraklık istilâsından şikâ­yette bulunurlarsa tesirini umduğun bütün vesâite müracaatla dertlerini tahfife çalış. Bu hususta hiç bir fedakârlık sana kat´-iyyen ağır gelmesin. Zira o bir sermaye ki bilâdını îmâra, vilaye­tini tezyîne sarf için sana iade edecekler. Fazla olarak senaları­nı kazanacaksın, haklarında gösterdiğin adaletten dolayı müf-tehir olacaksın. Hem sen bu sermayeyi fazlasiyle verecekleri­ne güvenerek veriyordu. Zira kendilerini terfih ettiğin için birik­tireceklerine ve adi ü rıfk ile muamelen sebebiyl sana emin bu­lunduklarına, itimadın vardı. Evet, günün birinde, muavenetleri­ne dayanacağın bir hâdise zuhur eder. Bakarsın ki hatır hoşluğu ile bütün yükü üzerlerine almışlar, taşıyorlar. Ümran müteham­mildir, yüklediğin kadarını götürebilir. Memleketin harâbîsi aha­linin sefaletindendir; ahaliyi sefil eden sebep de ancak valile­rin servet toplamaya hırsları, uzun müddetle mevkilerinde ka­lacaklarını zannetmemeleri, bir de geçmiş ibretlerden îcâbı ka­dar hisse alamamalarıdır.

Sonra, kâtiplerinin haline iyi dikkat et. İşlerine en iyilerini getir. Hususiyle tertibatını, esrarını tevdi edeceğin mektupları­nı, öyle adamlara yazdır ki, soyu temiz, ahlâkı düzgün olsun; gördüğü itibar ile şımarıp başkalarının yanında sana karşı gel­meye cür´et edenlerden olmasın. Âmillerinin sana yazdıklarını getirip göstermekte, senin tarafından verilecek cevapları dos­doğru yazarak göndermekte ve senin hesabına alıp, senin hesa­bına vereceği şeylerde gafleti sebebiyle kusur etmesin. Senin lehinde bulduğu bir akdi muhkem tutsun, aleyhinde bulduğunu da çözmekte zaaf göstermesin. Uhdesine mevdu umur itibariyle nasıl bir mevkii olduğundan bîhaber bulunmasın. Zira kendi kıy­metini bilmeyen başkasınınkini hiç bilmez.

Sonra bunların intihabında yalnız simalarını tetkikin, bir de hüsn-i zannın kâfi gelmemeli. Çünkü insanlar daima tasannu ve hüsn-i hizmet göstererek zevahire hükmeden valilerin gözünegirebilirler. Hâlbuki işin ötesinde ihlâs namına bir şey yoktur. Onun için senden evvelki sâlih valilere hizmet etmişleri araştı­rarak halk arasında en iyi sıyt bırakmış, emanetleriyle en ziya­de tanınmış olanlarını intihab et. Böyle bir hareket senin A I -I a h´a ve kendisinden tevelli-i emrettiğin kimseye karşı ih-lâsını gösterir.

Bir de umuru tasnif ederek her sınıfın başına bu kâtipler­den birini geçir ki iş büyük olursa altında ezilmesin, çok olursa toplamasını bilemeyip de dağıtmasın. Şayet kâtiplerinin hatası­nı görür de aldırmazsan kendin muâteb olursun.

Sonra ticaret ve san´at erbabı gibi bir kısmı oturduğu yer­de çalışır, bir kısmı şuraya buraya mal götürür, bir kısmı da eli­nin emeğiyle geçinir, cümlesi hakkında iyi muamele et ve baş­kaları tarafından da o suretle muamele edilmesine dair vesâyâ-da bulun. Çünkü bunlar memleket için esbâb-ı hayırdır, vesâil-i menfaattir. Ve o hayır ve menfaati senin toprağındaki, denizin­deki, ovalarındaki, dağlarındaki uzak uzak yerlerden ve başkala­rının gidemiyeceği, yahut cür´et edemiyeceği mevkilerden geti­riyorlar. Bunlar memleket için sulh ve selâm adamlarıdır: Ne gaile çıkarmalarından korkulur, ne fesatlarından endişe edilir. Kendilerinin gerek nezdindeki, gerek bilâdının diğer cihetlerin­deki işlerini takibet. Maamafih şurasını da bil ki bunların çoğun­da fahiş bir tama´ çirkin bir hırs ile beraber menafi´de ihtikâr, alım satımda hiyle olur. Bu ise halk için zarar, vali için ayıptır. Binaenaleyh ihtikâra mâni ol. Çünkü Aieyhi´s - Sslâtü ve´s-Selâm Efendimiz ihtikârı men buyurdular. Alım satım doğru tartılarla olmalı ve alanı da, satanı da ezmiyecek mutedil es´ar üzerinden vukua gelmeli. Kim, senin yasağından sonra, ihtikâra yanaşırsa, ifrata varmamak şartiyle hemen cezalandır.

Hele alt tabakadaki her türlü çâreden mahrum fukara ve bî-çaregân ile felâketzedeler, kötürümler hakkında Al I a h´tan korkmalı, hem çok korkmalısın. Bu tabakada halini söyleyen de var, söyleyemiyen de var. A I I a h ´ in bunlara ait olmak üzere hıfzını sana tevdi ettiği hakkı siyânet et. Oradakilere Bey -tü´l-mâlinden bir hisse, başka yerlerde bulunanlara da her mem­leketin fukarâ-yı müslimîne has gailesinden birer hisse ayır. Çünkü en uzaktakilerinin de en yakındakiler gibi hakları mev-cud. Cümlesinin hakkını gözetmek ise sana mevdu bir vazife. Sakın azamet seni onlarla uğraşmaktan alıkoymasın. Zira işlerin mühimini iyi gördüğün için ehemmiyetsizini yüzüstü bırakır­san mazur görülmezsin. Bu sebepten kendilerini düşünmekten geri durma ve zavallılara ekşi çehre gösterme. Yine bunlardan olup da nazarların tahkiri, ricâh´n istiskali yüzünden işleri sana kadar gelemiyenleri araştır. Sırf bunlar için erbâb-ı haşyet ve tevâzu´dan emin bir adam tahsis et ki arada vasıta olsun, işle­rini sana bildirsin. Hâsılı, öyle çalış ki Huzûr-ı Bârîye çıktığın zaman «Vüs´umu sarf ettim» diyebilesin.

Raiyyenin bu tabakası adi ve infaka başkalarından ziyade muhtaçtır. Onun için ber birinin hakkını vermeye son derece îtina et. Sonra, yetimleri ve yaşlı bulunduğu halde hiç bir çâre­si olmıyan kimseleri üzerine al. Vakıa bu işler valiye ağır gelir. Lâkin ne kadar hak varsa hepsi ağırdır; bunu Allah yalnız o kimselere kolaylaştırır ki halden ziyade akıbeti düşünerek nef­sini tahammüle alıştırır ve kendi hakkındaki va´d-i ilâhînin sıd-kından mutmain bulunur.

Erbâb-ı İhtiyaç için, sırf kendileriyle meşgul olacağın, bir zaman ve mekân ayır. Ve hepsiyle beraber otur da seni yaratan Al I a h ´ in rızâsını celbedecek bir tevazu´ göster. Sonra, as­kerini, a´vânım, muhafızlarını, zabıta memurlarını yanlarında bu­lundurma ki söylemek isteyen çekinmeden derdini dökebilsin. Ben, Aleyhi´s-Salâtü ve´s-Selâm Efendimizden bir kaç yerde işittim: İçindeki zayıfın hakkı serbestçe kavisinden alınamıyan bir ümmet hiç bir zaman kuvvetlenemez.» buyurmuştu.

Bir de bunların münasebet almayan sözlerini, yahut ifâde-i meramdaki acizlerini hoş gör. Kendilerine hırçınlık etme, aza­met gösterme. Bu yüzden Cenâb-ı Hak sana cerıâh-; rahmetini açar; tâatine mukabil sevabını ihsan eder. Hem ver­diğini güler yüzle, gönül hoşluğuyle ver. Veremediğin surette kabul olunabilecek özürler dile.

Soma, umurunun içinde öyleleri olur ki bizzat görmekıiğin lâzım. Meselâ kâtiplerin ızhâr-ı acz edince âmillerine cevabı sen vereceksin. Nâsın hâcâtı artık a´vânının tahammül edemi­yeceği dereceyi buldu mu, icâbına yine sen bakacaksın. Bir de her günün işini o gün gör; çünkü diğer günlerin kendine mah­sus işi vardır.

Vakıa niyet hâlis olmak ve raiyyenin selâmetine yaramak şaı tiyle bu meşgalelerin hepsi Allah için iseler de sen yine vakitlerinin en hayırlısını Allah ile arandaki halat için nefs´ne hasret. Hâlisan li - Vechi´Ilâh edâ edeceğin tâatin en başlıcası da Zât-ı İlâhîye has olan ferâizi yerine getirmekten iba­ret olsun. Gecende, gündüzünde bedeninden Al I a h ´ a ait bulunan hisse-i ubudiyeti ayır ve seni Hakk´ın Harîm-i Subhânî-sine yaklaştıran bu tâati, vücuduna her neye mal olursa olsun, eksiksiz, gediksiz edâ et. Şayet namazında halka imam olmuş-san, sakın ne bıktıracak, ne de bir hayra yaramıyacak gibi kıl­dırma. Çünkü nâsın içinde öyleleri vardır ki illet sahibidir; öy­leleri de vardır ki iş sahibidir. Aleyhi´s-Salâtü ve´s-Selâm Efen­dimiz beni Yemen´e gönderirken «Onlara namazı nasıl kıldıra­yım?» demiştim. «En zayıflarının namazı gibi.» buyurmuşlardı. Mü´minlere merhametli ol. Bundan sonra, sakın raiyyenden uzun müddetle saklı durma, Çünkü valilerin raiyyeden saklanması bir nevi sıkıntı olduktan başka umûr-ı memlekete vukuflarını azal­tır. Bunların perde arkasında oturmaları perdenin dışında dönen işlere ıttılaı meneder. Binaenaleyh nazarlarında hâdisatın büyü­ğü küçülür; küçüğü büyür; güzeli çirkin, çirkini güzel olur; hak bâtıl ile karışır. Vali de nihayet beşerdir. Halkın kendi naza­rında gizli kalan umurunu nereden bilecek? Hakkın üzerinde ni­şaneler yok ki ona bakarak sıdkın her türlüsünü, kizbin her tür­lüsünden ayırmak mümkün olabilsin. Şimdi, sen mutlaka ikiden birisin: Ya hak yolunda bezleder, gönlü gani bir adamsın.. O hal­de neye vâcib olan bir hakkı ödemekten yahut kerîmâne bir harekette bulunmaktan çekinip de saklanıyorsun? Yahut öyle de­ğilsin de buhle müptelâ bir adamsın. Bu ihtimale göre de halk ihsanından ümidi kestikleri gibi, istemekten o kadar çabuk vaz geçer ki!.. Bununla beraber raiyye tarafından sana arzedilecek hâcâtın çoğu ya bir zulümden şikâyet; ya bir muamelede adil talebi gibi senin yardımını istemiyecek şeylerdir.

 

Sonra valinin havâssı, mukarrebîni vardır ki bunların ilti­ması, teaddisi, muamelâtta insafsızlığı görülür. Sen onların za­rarını bu gibi ahvalin esbabını kaldırmak suretiyle kes. Etrafın­dakilerden, hassandan, akrabandan hiç birine kat´iyyen toprak verme. Ve bunlardan hiç biri senden cesaret alıp da müşterek su, yahut müşterek diğer bir iş tutarak etrafındakiler! mutazar­rır edecek ve zahmeti başkalarına yükletecek surette zahîre id dihârına kat´iyyen tema´ edemesin. Çünkü bunun kârı senin de­ğil, onun; ân ´ise dünyada âhirette senindir. Sonra sana yakın uzak herkesi kabul-i hakka mecbur et; ve havas ve mukarrebî-nin için her neye mal olursa olsun bu hususta sebat ve dikkat göster. Nefsine ağır gelecek olan bu hareketin sonunu gözet, çünkü sonu hayırdır.

Şayet raiyyede senin zulmettiğin zannı hâsıl olmuşsa ken­dilerine özrünü bildirerek zanlarını tedbil et. Çünkü bununla hem nefsini kırmış, hem raiyyene rıfk ile muamele etmiş, hem ken­dini mazur göstermiş oluyorsun ki onları hak üzerinde daim kıl­maktan ibaret bulunan maksadını o sayede istihsal edebilirsin.

Düşmanın tarafından sana teklif olunan sulh rızâ-yı ilâhîye muvafık ise kat´iyyen reddetme, zira sulhta, askerine istirahat, sana endîşeden rahat, biiâdın için de selâmet var. Lâkin sulh­tan sonra düşmanından sakın, hem çek sakın. Öyle ya! belki seni gafil avlamak için sana yaklaşmak istemiştir. O sebepten ihti­yata sarıl, bu hususta hüsn-i zanna kapılma.

Şayet düşmanla aranızda bir mukavele akdettinse yahut ona karşı bir taahhüdün varsa, mukaveleye riâyette bulun, ahdi­ni yerine getir. Verdiğin sözü muhafaza için îcâbederse hayatını bile feda et; çünkü arzularının müteferrik, reylerinin müteşettit olmasına rağmen insanların ferâiz-i ilâhiye arasında uhûde vefa kadar üzerinde birleştikleri bir şey yoktur. Hattâ müşrikler de hiyânetin vehim avâkıbını gördükleri için müslümanlara karşı ahde vefayı iltizam ediyorlar. Binaenaleyh sakın verdiğin sözden dönme; sakın ahdine hiyânet etme; sakın düşmanını aldatma. Zira haybet ve hırmâna mahkûm akılsızlardan başkası A I -I alı´a karşı gelmek cür´etini gösteremez. Çünkü Allahu zü´l-Celâl rahmet-i ezeliyesi icâbı, ahd ü zimmetini ibâdı için sâye-i şefkatinde barınacakları bir dârü´l-eman, sâha-i menîinde âsûde kalacakları, civarına koşacakları bir harim-i itmi´nan kılmış. Onun için bunda fesad etmek, hiyânette bulunmak yahut aldatmak ola­maz.

Bir de bir takım te´vilâta müsaid olacak akıdlerde bulunma. Te´kid ve tevsik ettiğin bir akdi nakz için de sakın kelâmın gizli delâletlerinden istifadeye kalkışma. A I I a h ´ m ahdi icabı girmiş olduğun bir işin darlığı, haksız yere onu tevsiine kat´iy­yen saik olmasın. Zira genişliyeceğini ve sonunun iyi olacağını umduğun  bir darlığa tahammül senin için elbette    günahından çekindiğin ve dünyada âhirette cezâ-yı ilâhîden halâs imkânı ol­madığını bildiğin bir hiyânetten daha ehvendir.

Sonra kandan ve onu haksız yere dökmekten son derece sakın. Çünkü haksız yere kan dökmek gibi felâketi câlib, bunun kadar mes´uliyeti büyük, bunun kadar nimetin zevalini, devletin izmihlalini hak eden bir şey yoktur. Allahu zü´l - Celâl kıyamet günü kulları arasında hükmünü verirken, döktükleri kanlardan başlayacak. Sakın haram bir kanı dökerek saltanatını kuvvetleş-tirmek sevdasına kapılma, zira bu hareket onu zaafa düşürecek, daha doğrusu zevale erdirecek, başka ellere geçirecek esbaptan­dır. Hele teammüden îka´ edeceğin bir katil için ne Allah´-ın indinde, ne benim indimde hiç bir özürün olamaz. Çünkü be­denen kısas lâzım. Şayet bir kazaya uğrarsan.. te´dib ederken kırbacın, yahut kılıcın, yahut elin ifrata varırsa -zira zaman olur ki yumruk, yahut daha biraz fazlası ölümü intaç eder- sakın sa­hih olduğun nüfuza güvenerek maktulün velîlerine haklarını ver-miyeyim, demeye kalkışma.

Bir de sakın kendini beğenme, sakın nefsinin sana hoş ge­len cihetlerine güvenme, sakın yüzüne karşı medholunmayı is­teme. Zira iyilerin ne kadar iyiliği varsa, hepsini mahv için şey­tanın elindeki fırsatların en sağlamı budur. Sonra, sakın raiyye-ne ettiğin ihsanı başlarına kakma; yahut yaptığın işleri mübalâ­ğalı gösterme; yahut kendilerine olan va´dinde hulf etme. Çün­kü minnet ihsanı bitirir; mübalâğa hakkıykatı söndürür; hulf ise Halikın da, halkın da nefretini celbeder. Cenâb-ı Hak: «Böyle sizin yapmadığınızı söylemeniz, Allah indinde ne menfur bir harekettir!» buyuruyor. Sakın umura vaktinden evvel atılma. Sakın vakti gelince de tehalük gösterme; sakın vuzuh kesbetmiyen işlerde inad etme. Sakın vuzuh kesbettiği zaman da gevşeme. Sonra, umurun her birini mevziine vaz´ et; âmâlin her birini mevkiinde bulundur. Herkesin bir olduğu noktalarda kendini kayırmaktan çekin. İstihdam ettiğin adamlarının zahir olmuş fenalıklarına karşı senden beklenen hareketten habersiz gibi davranma. Çünkü başkasının hesabına sen muakab olursun. Az vakit sonra umurun üzerindeki perdeleri gözlerinin önünde açılır ve mazlumun hakkı senden alınır.

Hiddetine, gazabına, eline, diline hâkim ol; ve bunların hep­sinden masun kalabilmek için badirelerden geri durup şiddetini te´hir et ki öfken geçsin de ihtiyarına mâlik olasın. Bundan baş­ka Halikına rücû edeceğini anarak endişeye düşmedikçe nefsi­ne hâkim olmak imkânını kat´iyyen bulamazsın.

Şimdi üzerine vâcib olan, senden evvelkilerin sebk eden âdil bir hükmünü yahut doğru bir mesleğini, yahut Aleyhi´s-Sa-lâtü ve´s-Selânf Efendimizden gelmiş bir haberi, yahut Kitâbu´S-lah´da vârid bir farizayı tahattur etmektir. Tâ ki o gibi mes´ele-lerde bizden gördüğün tarz-ı harekete iktida edesin ve şu emir­namemde bildirdiğim ve ileride hevâ-yı nefsine kapılmanı ma­zur göstermemekliğin için elimde sana karşı sağlam bir hüccet bil­diğim ahkâmı tatbika çalışasm. Artık, Cenâb-ı Hak´kın sia-i lahmetinden ve bütün talebleri muhit olan azamet-i kudre­tinden dilerim ki rızâ-yı ilâhîsi veçhile ibâd arasında senâ-yı ce-mîl ve b´ilâd içinde âsâr-ı hayır ibkâsı için vüs´atimiz yettiği ka­dar çalışmaya seni de, beni de muvaffak etsin; hakkımızdaki ni´metini itmam, keremini taz´if ve sana da bana da saadetle, şehâdetle can vermek müyyesser eylesin. Bizim niyazımız A I -I a h´adır. Ve´s - selârnu alâ Resûli´llah...

 

 

 
 
Yorum Yaz
  
12.05.2009
Gazeteler
12.05.2009
Dergiler
11.03.2009
KUR´AN FİHRİSTİ
30.01.2009
Vedat Aydın´la Okuma Yeri´ni konuştuk!
21.01.2009
Gazze Şarkısı: Asla teslim olmayacağız
05.01.2009
Şeyh Ahmet Yasin´in duası: ´Bu ümmet utanmaz mı?´
31.12.2008
Hz. Ali´nin Mısır Valisi Mâlik bin el-Hâris el-Eşter´e yazdığı bir mektup
25.12.2008
Kur´an- Kerim Meali
25.12.2008
Üstad Bediüzzamanın Eseri Risale-i Nur Külliyatını Okuyabilirsiniz
15.12.2008
Sanatın Kadrajındaki Bohem Manzarası ve Söz´ün Edebiyat´taki Edilgenliği Üzerine/ Mustafa Nazif
14.12.2008
Zolf bar baad - Mohsen Namjoo
04.12.2008
Muhyiddin İbnü´l Arabî´nin (560/-1165-638/1240) Hayatı ve Eserleri
17.11.2008
Doğu´dan Gelmekte Olan Bulutun, Toprağa Söz Geçirdiği Vakit (Okuma Yeri Özel)
  
  
  
 Copyright © 2008 Medkon