Bu mektubu «Angilikan Kilisesine Cevâb» adlı eserden aldık. Eserin müellifi: Şer’iyye Vekâleti, Totkikât ve Te´lî-fât-ı İslâmiye Hey´eti Reisi Şeyh Addülaziz Çavış, mütercimi ise istiklâl Marşımızın Şairi Mehmed Akif’tir.
Mezkûr eserin 166. sayfasında başlayıp, 187. sayfasında biten bu mektubu, sadeleştirmeden aynen aktarıyoruz. Böyle, fev-kâl-âde ilmî ehemmiyeti olan bu mektubu, Mehmet Akif gibi, Türk dilinin en büyük üstadlarından birinin kaleminden aynen vermeyi uygun bulduk.
***
Vergisini toplamak, düşmanlarına cihad açmak, ahalisine sulh ve salâh ve memleketlerine ümran temin etmek için M â-lik bin el-Hâris el-Eşter´i Mısır´a vali nas-bettiği zaman Allah´ın kulu Emîrü´l-Mü´minîn Ali´nin kendisine emri şudur:
O´na Allah´ dan ittikâyı, Al I a h ´ m teatini ihtiyarı ve Kitabı´nda emrettiği ferâiziyle sünnetlere itl´ibâı emreder. O ferâiz ve sünen ki hiç kimse onlara tebaiyyet etmedikçe saadet yüzü görmez ve onları tanıdıkça da hüsrana uğramaz. Bir de ona eliyle, kalbiyle, diliyle Cenâb-ı Hakk´a yardımda bulunmayı emreder. Çünkü Alla hu zü´l-Celâl kendisine yardım edene nusret, kendisini ağırlayana izzet vermeyi tekeffül buyuruyor. Sonra, ona şehevâta saldırdıkça nefsini kırmasını, serkeşlik ettikçe dizginlerini çekmesini emreder. Zira nefs alabildiğine fenalığı âmirdir, meğer ki Cenâb-ı Hak merhametiyle insanı korumuş olsun.
Şimdi bilmiş ol, ey Mâlik, ben seni öyle memleketlere gönderiyorum ki birçok hükümetler senden evvel oralarda adalet sürdü, zulm etti. Sen vaktiyle nasıl senden evvelki valilerin icraatım gözden geçiriyordun; halk da şimdi öylece senin icraatını gözetecek. O zaman senin onlar hakkında söylediklerini halk da şimdi senin hakkında söyleyecek. Kimlerin sâlih olduğu ancak A I I a h´ m kendi ibâdı lisanından söylettiği sözlerle anlaşılır. Onun için iddihar edeceğin en sevimli azık salâha mak-run a´mâl olsun. Hevesâtma hâkim bulun. Sana helâl olmayan şeylerde nefsine karşı bahil ol. Zira gerek hoşlandığı, gerek istemediği şeylerde nefse karşı buhl onun hakkında mahz-ı adildir.
Raiyye için kalbinde muhabbet, merhamet duyguları, lütuf meyilleri besle. Sakın bîçarelerin başına kendilerini yutmayı ganimet bilen yırytıcı bir canavar kesilme! Çünkü bunlar iki sınıftır: ya dinde kardeşin, ya hilkatte bir eşin. Evet, kendilerinden zelle sâdır olabilir; kendilerine bir takım arızalar gelebilir. Hata ile, yahut kasda makrun olarak işledikleri kabahatlerden dolayı ellerinden tutup yola getirmek pek mümkündür. Kendi hakkında nasıl A I I a h ´ m ah/ini, safhını istersen, sen de onlara afvini, safhını râyegân et. Çünkü sen onların fevkinde bulunuyorsun; emr-i vilâyeti sana tefviz eden senin fevkinde bulunuyor; Allah ise vilâyeti sana verenin fevkinde bulunuyor. Ve umûr-ı ibâdı hakkıyle görmeni istiyor, seni onlarla imtihan ediyor. Sakın Allah ile harbe girib de kendini gazabına siper etme. Çünkü ne intikamına dayanacak kudretin var, ne de afv ü merhametin den müstağnisin.
Sakın hiçbir afvından dolayı asla pişman olma; sakın hiçbir ukuubetin için de kat´iyyen sevinme. Bertaraf etmek imkânını buldukça hiçbir badireye atılma. Bir de sakın «Ben kudret-i kâmile sahibiyim, emrederim, itaat ederler.» deme. Çünkü bu, kalbi fesada vermek, dîni za´fa uğratmak, felâkete yaklaşmaktır. Şayet elindeki kudret sana bir hiss-i azamet verirse derhal fevkin-deki Melekût´un azametine bak ve senin kendi nefsine karşı kudretyâb olamıyacağın şeylerde A I I a h ´ in sana karşı kadir olduğunu düşün. İşte bu düşünce senin o yükseklerden uçan nazarını zemine indirir; şiddetini giderir; seni bırakıp giden aklını başına getirir. Sakın Allah ile azamet yarışına kalkışma, sakın kibriyâ ve ceberutunda kendisine benzemeye özenme. Çünkü Fâtır-ı zü´l-Celâl her cebbarı zelîl, her mütekebbiri hakir eder bırakır.
Nefsin hakkında, sana hususiyeti olanlar hakkında, raiyyen arasından kendilerine meyil beslediklerin hakkında Allah´a ve ibâdu´Hah´a karşı adaletten kat´iyyen ayrılma. Şayet böyle yapmazsan zulmetmiş olursun. Hâlbuki ibâdu´Hah´a zulmedenin ibâdu´llah tarafından davacısı Alla h´dır. A I I a h da birinin hasmı oldu mu, o kimsenin tutunabileceği bütün hüccetler bâtıldır. Ve ölünciye, yahut tevbe edinciye kadar kendisiyle harb içinde bulunur. Dünyada zulüm kadar A I I a h´ın lûtfunu tedbil, kahrını ta´cil edecek birşey olamaz. Zira C e n â b-ı Hak zulm altında inliyenlerin inkisarını işitiyor; zâlimleri ise gözetleyip duruyor.
Umurun içinden öylesini ihtiyar etmelisin ki hak hususunda en mutavassıtı, adi itibariyle en şâmili olsun; sonra halkın rızâsını en ziyade cami´ bulunsun. Zira ammenin hoşnutsuzluğu eş-´hâsın rızâsını hükümsüz bırakır. Eşhasın gazabı ise ammenin rızâsı içinde kaynar gider.
Sonra vali için hassa takımı kadar iyi günlerde yükü ağır basan, kara günlerde yardımı az dokunan, adaletten hoşlanmaz, istemekten usanmaz, verilince şükür bilmez, verilmezse değme gadirle savulmaz, felâkete sabırsız tek adam yoktur. Hâlbuki İslâm´ın rüknü Müslimîn´in şîrâzesi amme-i ümmet olduğu gibi düşmana karşı duracak bir silâh varsa ancak odur. Onun için samimiyetin, meylin daima bunlara müteveccih bulunmalı.
Raiyyen arasında yanına yaklaştırmıyacağın, kendisinden ençok nefret edeceğin adamlarsa, halkın maâyibini en ziyade araştıran kimseler olmalıdır. Zira nâsın öyle ayıbları vardır ki örtülmesi herkesten fazla valiye düşer. Binaenaleyh bu maâyibin sana gizli kalanlarını sakın eşme. Senin vazifen muttali olduklarını ıslahtan ibarettir. Meçhulün olanlara gelince, onların hakkındaki hükmü Allah verir.
Evet, sen raiyyenin ayıbını gücün yettiği kadar ört ki A I -I a h ´ da senin raiyyenden gizli kalmasını istediğin şeylerini örtsün.
İnsanlar hakkındaki bütün kin ukdelerini çöz; seni intikama doğru sürükliyecek iplerin hepsini kes. Sence vuzuh kesbetmi-yen şeylerin kâ´ffesi hakkında anlamamış görün, şunu bunu gam-zedenin sözüne sakın çarçabuk inanma. Çünkü gammaz ne kadar saf görünürse görünsün yine dessastır. Sakın, ne seni zaruret ihtimaliyle korkutarak kereminden çevirecek bahîli ne muazzamât-ı umura karşı azmini gevşetecek cebîni, ne de çevre saparak sana ihtirası iyi gösterecek ´harisi meclis-i meşveretine sokma. Çünkü buhl, cebânet, ihtiras ayrı ayrı tabiatler-dir ki A 1 I a h u z ü ´ I - C e I â I hakkında beslenen sû-i zan bunları bir araya getirir.
Sana müşavir olacakların en kötüsü senden evvel, eşrâra hemdem olan, onların cerâimine iştirak QdQn kimselerdir. Böyleler! kat´iyyen senin mahremin olmamalı. Çünkü canilerin a´vânı ve zâlimlerin yaranıdır. Ne hacet; hiçbir zâlime zulmünde, hiçbir günahkâra cürmünde yardım etmiyenler içinden bunların yerini tutacak öylelerini bulacaksın ki, ötekilerin re´y ve tedbîrine tamamiyle sâhib, lâkin vizr ü vebalinden kat´iyyen masun. İşte senin için böylelerinin yükü en hafif, yardımı en çok, sana şefkati herkesinkinden ziyade, senden başkasına muhabbeti o nisbette az olur. Bu gibilerini hem hususî, hem umûmî meclislerinde kendine mukarreb edin. Sonra, bu adamların içinden en ziyade onu beğenmelisin ki sana acı hakıykatleri herkesten ziyade o söylesin; ve şayet sevdiği kullarından sudûruna Allah´ın razı olmadığı bir harekette bulunmak istersen, hoşuna gideceğini gitmiyeceğini hiç düşünmiyerek sana mümâşâtı bıraksın.
Bir de sâdık ve müteverr´f adamları kendine mahrem ittihaz et. Seni alkışlamalarına, yapmadığın bir takım işleri sana is-nad ile keyfini getirmemelerine müsâid bulun. Zira alkışın çoğu insanı azamete sevk eder, gurura yaklaştırır. Sakın, adamın iyisi ile kötüsü, indinde bir olmasın. Zira bu müsavat iyileri iyilikten soğutur; kötülerin de fenalığa meylini idâme eder.
Bilmiş ol ki, valinin raiyyesine hüsn-i zannını davet eden şey, kendilerine iyilikte bulunması, yüklerini tahfif etmesidir Hüsn-i zan edersen uzun uzun yorgunluklardan kurtulursun. Son ra hüsn-i zannına en ziyade lâyık olan adam, senin, hakkındaki tecrübeleri iyi çıkanıdır; sû-i zanına en lâyık olanı da hakkındaki tecrübeleri fena çıkanıdır.
Bu ümmetin ileri gelenleri tarafından işlenerek herkesin ülfet ve raiyyenin güzelce tatbik ettiği bir sünnet-i sâlihayı sakın kaldırayım deme. Ve bu eski sünnetlerin her hangi birine aykırı gelecek yeni bir sünneti ihdasa da asla yanaşma. Çünkü ecir o sunnet-i sâlihayı vaz´ edenin, vebal de, kaldırdığından dolayı senindir. Umûr-ı memlekete uygun gelen tedâbiri tesbit ve senden evvelki insanlara doğruluk temin eden esbabı ikâme hususunda sık sık ulema ile müzakere et, hükema ile mubahasede bulun.
Malûmun olsun ki riayye tabaka tabakadır. Bunlardan her-birinin salâhı diğerinin salâhına bağlı ve hiçbiri için diğerinden müstağni bulunmak imkânı yoktur. Bu tabakalardan bir kısmı Al 1 a h yolunda askerlik edenler, bir kısmı ammenin ve hassanın vazife-i kitabetini görenler, bir kısmı adli tevzia memur kadılar, bir kısmı rıfk u insaf ile idâre-i umur edecek âmiller, bir kısmı cizye ve harâc veren ehl-i zimmetle müslimler, bir kısmı ticaret ve sanaat erbabı, bir kısmı da fakr u ihtiyaç içindeki tabakadır. Cenab-ı Hak bunlardan her birinin hissesini bildirmiş ve´ herbirine aid hudud ve farizayı ya Kitabiyle, ya Nebiyi-Muhterem (S.A.V.) Efendimizin sünnetiyle gösterdikten sonra mer´î ve mahfuz bir ahd olarak bizlere tevdi buyurmuş.
Askerler, Allah ´ın İzniyle raiyyenin kafaları, valilerin şerefi, dinin izzeti, asayişin vasıtalarıdır. Raiyye ancak bunların sayesinde durabilir. Bununla beraber askerin intizamı da A I-I a h ´ in kendilerine ayırdığı haraç ile kaaimdir ki, düşmanlarına karşı onunla cihad edebilirler. İşlerini yoluna koyabilmek için ona güvenirler ve bütün ihtiyaçlarını temin etmek üzere arkalarında o bulunur. Sonra bu iki sınıfın mevcudiyeti kadıların, âmillerin, kâtiblerin vücudiyle kaimdir. Çünkü ukuudu, icabı veçhile başaranlar, menafii cem´ edebilenler, hususî umumî bütün işlerde mu´temen olanlar bunlardır.
Hepsinin bakâsı için de ticaret ve sanayi erbabının vücudu şart. Zira esbâb-ı menâfii, ticaretgâhları ve başkalarının meydana getiremiyeceği âsâr-ı san´atı bunlar temin edecek.
Sonra erbâb-ı fakru ihtiyacı teşkil eden son tabaka geliyor ki ihsan ve muavenete müstehaktırlar. Bunlardan herbirinin Allah´ dan kısmeti ve haceti miktarınca vali üzerinde hakkı vardır. Vali Allah´ın kendisine tevdi ettiği bu teklifin altından ancak kemâl-i ihtimam ile ve Allah" dan avn ü inayet talebiyle, bir de hafif, ağır bütün işlerde nefsini hakka ve sabru tahammüle alıştırmakla kalkabilir.
Sonra, askerlerinin başına öyle birini geçir ki Allah´a ve Resulüne ve İmamına karşı sence hepsinden daha muhlis bulunsun. Kalbi hepsinden temiz olsun ve aklı başında olmak itibariyle hepsine tefevvuk etsin. Zamân-ı gazabında ağır davransın. Ma´zereti sükûn ile dinlesin. Zuafâya acısın; kavîler-den uzak dursun. Oyla unf ile kalkıp acz ile oturan takımdan olmasın.
Sonra gerek mürüvvet ve haseb erbabına, gerek salâhiyetle ve mebrur ef´âliyle tanınmış aileler efradına, daha sonra şecaat ve semahat eshâbına mültefit bulun. Çünkü bunlar kerem halkıdır, lütuf cemaatidir. Ana-baba çocuklarının işini nasıl araştı-rırsa sen de askerlerinin işlerini öylece gözet. Kendilerini takviye için verdiğin şey çok bile olsa nazarında asla büyümesin. Haklarında taahhüd ettiğin lütuf az bile olsa gözüne kat´iy-yen hakir görünmesin. Çünkü sana karşı bezl-l ihlâs etmelerin! ve hüsn-i zanda bulunmalarını mûoib olur. Bir de onlara aid işlerin büyüğünü görüyorum diye küçüğünü takipten geri durma.
Zira ufak bir lûtfundan intifa edecekleri mevzi de olur, büyük lûtfundan vareste kalamıyacakları mevki de olur.
Ordunun başındakiler! içinde, sence en makbulü o kimseler olmalı ki, askere iyilikte bulunsun ve hem şahıslarını, hem geride kalan ailelerini sıkıntıdan kurtaracak kadar kendi servetinden fedâkârlık etsin de bu sayede adûya karşı cihad ederken hepsinin düşüncesi bu noktada birleşebilsin.
Valiler için memlekette adaletin kâim olmasından, bir da raiyyenin kendisine karşı muhabbet göstermesinden büyük me-dâr-ı teselli yoktur. Zira yürekler salim olmadıkça muhabbet izhar etmez. Sonra askerin senin hakkındaki ıhlası ancak ümerâsından memnun olmalariyle ve onları istiskal edip bir an evvel başlarından çekilmelerini istememeleriye kâimdir. Sen kendilerine ümid sahası aç. Senaya müstehak olanları sena etmekte, büyük vakâyi´ geçirmiş olanların sergüzeştlerini saymakta kusur etme. Zira bunların kahramanlıklarını sık sık anmak (İnşâ-Allah) erbâb-ı şecâti galeyana, harb istemiyenleri de gayrete getirir. Sonra bunlardan herbirinin fedakârlığını iyice tanı. Hem sakın birinin hizmetini başkasının hizmetiyle beraber zikretme. Kimseye de gösterdiği şecaatle nisbet kabul etmiyecek dûn bir paye verme. Bir de ne mevkiinin büyüklüğü bir adamın ufak hizmetini büyük görmene, ne de mevkiinin küçüklüğü bir adamın kıymetli yararlığını küçültmene asla saik olmamalı.
Sonra altından kalkamadığın hadisâtı, kestirip atamadığın umuru Allah´a ve Resulüne gönder. Zira C e • n âb-1 Hak irşadını dilediği bir kavme «Ey imar» edenler, Allah´a itaat edin, Peygambere ve içinizdeki Ü I ü´ I - E m re, itaat edin; şayed bir şeyde anlaşamazsanız onu Allah´a ve Peygambere gönderin.» buyuruyor. Allah´a göndermek demek Kitâb´ındaki muhakemata sarılmak demektir. Res.û I ´ e göndermek demek, onun toplayan, tefrikaya meydan vermiyen sünnetine uymak demektir.
Nâs arasında hüküm için öyle bir adam seç ki sence raiyyenin en değerlisi bulunsun; işten sıkılmasın. Murafaaya gelenlerden sinirlenerek inada kalkışmasın. Hatâsında ısrar etmesin; hakkı gördüğü gibi, döneceği yerde dili tutulub kalmasın. Hiçbir zaman tama´ ettiği menfaat kaybolacak endişesine düşmesin. Meseleyi künhüne kadar anlamadıkça vehleten hâsıl ettiği kanaati kâfi görmesin. Şüphelerde en çok durur, hüccetlere en ziyade sarılır, hasmın müracaatında nen az usanır, umurun vuzuhunu en fazla bekler, hükmün vuzuhunda en kat´î davranır, medh ile şımarmaz, tehyic ile eğilip bükülmez olsun. Vakıa böyleleri de pek azdır. Sonra bu adamın vereceği hükümleri sık sık tahkik et ve kendisine zaruretini giderecek, halktan ihtiyacını kesecek kadar bezlde bulun. Hem senin yanında öyle bir mevki ver ki mukarreblerinden kimse o mevkie göz dikemesin ve o adam başkalarının sana gelib de kendisine karşı hainlik edemi-yeceğinden emin olabilsin.
Evet, bu hususta gayet dikkatli bulunmalısın. Çünkü bu din kötü adamların elinde esir oldu : Onun namına istenilen yapılıyor ye onunla dünyayı elde etmiye uğraşılıyor!
Sonra âmillerine dikkat et. Kendilerini işbaşına öyle getir. Yoksa tarafgirlik, hodgâmlık hissiyle kimseye vazife tevdi etme. Çünkü bu iki sebep cevr ü hiyânete sâiktir. Bir de bu iş için salâh ile mâruf ailelerden yetişmiş tecrübe ehli, haya sahibi İslâm´a hizmeti sebketmiş adamlar araştır. Zira ahlâkı en dürüst, namusu, şerefi en sağlam, tamam cazibesine en az kapılır, avâ-kıb-ı umuru en doğru görür insanlardır. Esbâb-ı maişetlerini de geniş bir surette temin et. Çünkü nefislerini salâha sevk hususunda bu bir kuvvet olacağı gibi elleri altındaki şeylere el uzatmaktan o sayede müstağni kalırlar. Bundan başka şâyed emrine muhalefet ederler, yahud emaneti sakatlarlarsa senin için aleyhlerinde kullanacak bir hüccet olur. Sonra bunların icrââtını takibet. Arkaları sıra vefa ve sıdk erbabından olmak üzere gözcüler gönder. Zira işleri nasıl gördüklerini gizlice öğrenmen ema. neti muhafazalarına ve raiyye hakkında rıfk ile muamelelerine badi olur.
A´vânına karşı da ihtiyatlı bulun. Şâyed içlerinden biri elini hiyânete uzatır ve gözcülerinin vereceği haberler herifin bu hiyaneti üzerinde toplanırsa şahadetin bu kadarını kâfi görerek müstehak olduğu ukubeti bedeni üzerinde icra edersin; topladığı paraları alır, kendisini mevki-i zillete dikersin; alnına hiya-nat lekesini vurur, boynuna âr-ı töhmeti geçirirsin.
Sonra, haraç işini ehl-i haracın salâhiyle takip et. Çünkü emr-i ıslâhiyle ehlinin salâhı içinde başkalarının da salâhı dâhildir. Zaten başkalarının salâhı ancak bunlarınkine tevakkuf eder. Çünkü halkın hepsi haraca ve ehl-I haraca muhtaç. O holde memleketin ümranına sarf edeceğin vakit haraç toplamaya ma´tuf olan himmetinden fazla olmalı. Zira haraç ancak ümran ile elde edilebilir. Umransız haraç isteyen kimse bilâdı harabeye çevrilir, ibâdı helak eder. İşi de pek kısa bir zaman için yürür. Şâyed yükün ağırlığından, yahut bir âfetten, yahut yağmurların, suların kesilmesinden, yahut toprakların su altında kalmasından, yahut kuraklık istilâsından şikâyette bulunurlarsa tesirini umduğun bütün vesâite müracaatla dertlerini tahfife çalış. Bu hususta hiç bir fedakârlık sana kat´-iyyen ağır gelmesin. Zira o bir sermaye ki bilâdını îmâra, vilayetini tezyîne sarf için sana iade edecekler. Fazla olarak senalarını kazanacaksın, haklarında gösterdiğin adaletten dolayı müf-tehir olacaksın. Hem sen bu sermayeyi fazlasiyle vereceklerine güvenerek veriyordu. Zira kendilerini terfih ettiğin için biriktireceklerine ve adi ü rıfk ile muamelen sebebiyl sana emin bulunduklarına, itimadın vardı. Evet, günün birinde, muavenetlerine dayanacağın bir hâdise zuhur eder. Bakarsın ki hatır hoşluğu ile bütün yükü üzerlerine almışlar, taşıyorlar. Ümran mütehammildir, yüklediğin kadarını götürebilir. Memleketin harâbîsi ahalinin sefaletindendir; ahaliyi sefil eden sebep de ancak valilerin servet toplamaya hırsları, uzun müddetle mevkilerinde kalacaklarını zannetmemeleri, bir de geçmiş ibretlerden îcâbı kadar hisse alamamalarıdır.
Sonra, kâtiplerinin haline iyi dikkat et. İşlerine en iyilerini getir. Hususiyle tertibatını, esrarını tevdi edeceğin mektuplarını, öyle adamlara yazdır ki, soyu temiz, ahlâkı düzgün olsun; gördüğü itibar ile şımarıp başkalarının yanında sana karşı gelmeye cür´et edenlerden olmasın. Âmillerinin sana yazdıklarını getirip göstermekte, senin tarafından verilecek cevapları dosdoğru yazarak göndermekte ve senin hesabına alıp, senin hesabına vereceği şeylerde gafleti sebebiyle kusur etmesin. Senin lehinde bulduğu bir akdi muhkem tutsun, aleyhinde bulduğunu da çözmekte zaaf göstermesin. Uhdesine mevdu umur itibariyle nasıl bir mevkii olduğundan bîhaber bulunmasın. Zira kendi kıymetini bilmeyen başkasınınkini hiç bilmez.
Sonra bunların intihabında yalnız simalarını tetkikin, bir de hüsn-i zannın kâfi gelmemeli. Çünkü insanlar daima tasannu ve hüsn-i hizmet göstererek zevahire hükmeden valilerin gözünegirebilirler. Hâlbuki işin ötesinde ihlâs namına bir şey yoktur. Onun için senden evvelki sâlih valilere hizmet etmişleri araştırarak halk arasında en iyi sıyt bırakmış, emanetleriyle en ziyade tanınmış olanlarını intihab et. Böyle bir hareket senin A I -I a h´a ve kendisinden tevelli-i emrettiğin kimseye karşı ih-lâsını gösterir.
Bir de umuru tasnif ederek her sınıfın başına bu kâtiplerden birini geçir ki iş büyük olursa altında ezilmesin, çok olursa toplamasını bilemeyip de dağıtmasın. Şayet kâtiplerinin hatasını görür de aldırmazsan kendin muâteb olursun.
Sonra ticaret ve san´at erbabı gibi bir kısmı oturduğu yerde çalışır, bir kısmı şuraya buraya mal götürür, bir kısmı da elinin emeğiyle geçinir, cümlesi hakkında iyi muamele et ve başkaları tarafından da o suretle muamele edilmesine dair vesâyâ-da bulun. Çünkü bunlar memleket için esbâb-ı hayırdır, vesâil-i menfaattir. Ve o hayır ve menfaati senin toprağındaki, denizindeki, ovalarındaki, dağlarındaki uzak uzak yerlerden ve başkalarının gidemiyeceği, yahut cür´et edemiyeceği mevkilerden getiriyorlar. Bunlar memleket için sulh ve selâm adamlarıdır: Ne gaile çıkarmalarından korkulur, ne fesatlarından endişe edilir. Kendilerinin gerek nezdindeki, gerek bilâdının diğer cihetlerindeki işlerini takibet. Maamafih şurasını da bil ki bunların çoğunda fahiş bir tama´ çirkin bir hırs ile beraber menafi´de ihtikâr, alım satımda hiyle olur. Bu ise halk için zarar, vali için ayıptır. Binaenaleyh ihtikâra mâni ol. Çünkü Aieyhi´s - Sslâtü ve´s-Selâm Efendimiz ihtikârı men buyurdular. Alım satım doğru tartılarla olmalı ve alanı da, satanı da ezmiyecek mutedil es´ar üzerinden vukua gelmeli. Kim, senin yasağından sonra, ihtikâra yanaşırsa, ifrata varmamak şartiyle hemen cezalandır.
Hele alt tabakadaki her türlü çâreden mahrum fukara ve bî-çaregân ile felâketzedeler, kötürümler hakkında Al I a h´tan korkmalı, hem çok korkmalısın. Bu tabakada halini söyleyen de var, söyleyemiyen de var. A I I a h ´ in bunlara ait olmak üzere hıfzını sana tevdi ettiği hakkı siyânet et. Oradakilere Bey -tü´l-mâlinden bir hisse, başka yerlerde bulunanlara da her memleketin fukarâ-yı müslimîne has gailesinden birer hisse ayır. Çünkü en uzaktakilerinin de en yakındakiler gibi hakları mev-cud. Cümlesinin hakkını gözetmek ise sana mevdu bir vazife. Sakın azamet seni onlarla uğraşmaktan alıkoymasın. Zira işlerin mühimini iyi gördüğün için ehemmiyetsizini yüzüstü bırakırsan mazur görülmezsin. Bu sebepten kendilerini düşünmekten geri durma ve zavallılara ekşi çehre gösterme. Yine bunlardan olup da nazarların tahkiri, ricâh´n istiskali yüzünden işleri sana kadar gelemiyenleri araştır. Sırf bunlar için erbâb-ı haşyet ve tevâzu´dan emin bir adam tahsis et ki arada vasıta olsun, işlerini sana bildirsin. Hâsılı, öyle çalış ki Huzûr-ı Bârîye çıktığın zaman «Vüs´umu sarf ettim» diyebilesin.
Raiyyenin bu tabakası adi ve infaka başkalarından ziyade muhtaçtır. Onun için ber birinin hakkını vermeye son derece îtina et. Sonra, yetimleri ve yaşlı bulunduğu halde hiç bir çâresi olmıyan kimseleri üzerine al. Vakıa bu işler valiye ağır gelir. Lâkin ne kadar hak varsa hepsi ağırdır; bunu Allah yalnız o kimselere kolaylaştırır ki halden ziyade akıbeti düşünerek nefsini tahammüle alıştırır ve kendi hakkındaki va´d-i ilâhînin sıd-kından mutmain bulunur.
Erbâb-ı İhtiyaç için, sırf kendileriyle meşgul olacağın, bir zaman ve mekân ayır. Ve hepsiyle beraber otur da seni yaratan Al I a h ´ in rızâsını celbedecek bir tevazu´ göster. Sonra, askerini, a´vânım, muhafızlarını, zabıta memurlarını yanlarında bulundurma ki söylemek isteyen çekinmeden derdini dökebilsin. Ben, Aleyhi´s-Salâtü ve´s-Selâm Efendimizden bir kaç yerde işittim: İçindeki zayıfın hakkı serbestçe kavisinden alınamıyan bir ümmet hiç bir zaman kuvvetlenemez.» buyurmuştu.
Bir de bunların münasebet almayan sözlerini, yahut ifâde-i meramdaki acizlerini hoş gör. Kendilerine hırçınlık etme, azamet gösterme. Bu yüzden Cenâb-ı Hak sana cerıâh-; rahmetini açar; tâatine mukabil sevabını ihsan eder. Hem verdiğini güler yüzle, gönül hoşluğuyle ver. Veremediğin surette kabul olunabilecek özürler dile.
Soma, umurunun içinde öyleleri olur ki bizzat görmekıiğin lâzım. Meselâ kâtiplerin ızhâr-ı acz edince âmillerine cevabı sen vereceksin. Nâsın hâcâtı artık a´vânının tahammül edemiyeceği dereceyi buldu mu, icâbına yine sen bakacaksın. Bir de her günün işini o gün gör; çünkü diğer günlerin kendine mahsus işi vardır.
Vakıa niyet hâlis olmak ve raiyyenin selâmetine yaramak şaı tiyle bu meşgalelerin hepsi Allah için iseler de sen yine vakitlerinin en hayırlısını Allah ile arandaki halat için nefs´ne hasret. Hâlisan li - Vechi´Ilâh edâ edeceğin tâatin en başlıcası da Zât-ı İlâhîye has olan ferâizi yerine getirmekten ibaret olsun. Gecende, gündüzünde bedeninden Al I a h ´ a ait bulunan hisse-i ubudiyeti ayır ve seni Hakk´ın Harîm-i Subhânî-sine yaklaştıran bu tâati, vücuduna her neye mal olursa olsun, eksiksiz, gediksiz edâ et. Şayet namazında halka imam olmuş-san, sakın ne bıktıracak, ne de bir hayra yaramıyacak gibi kıldırma. Çünkü nâsın içinde öyleleri vardır ki illet sahibidir; öyleleri de vardır ki iş sahibidir. Aleyhi´s-Salâtü ve´s-Selâm Efendimiz beni Yemen´e gönderirken «Onlara namazı nasıl kıldırayım?» demiştim. «En zayıflarının namazı gibi.» buyurmuşlardı. Mü´minlere merhametli ol. Bundan sonra, sakın raiyyenden uzun müddetle saklı durma, Çünkü valilerin raiyyeden saklanması bir nevi sıkıntı olduktan başka umûr-ı memlekete vukuflarını azaltır. Bunların perde arkasında oturmaları perdenin dışında dönen işlere ıttılaı meneder. Binaenaleyh nazarlarında hâdisatın büyüğü küçülür; küçüğü büyür; güzeli çirkin, çirkini güzel olur; hak bâtıl ile karışır. Vali de nihayet beşerdir. Halkın kendi nazarında gizli kalan umurunu nereden bilecek? Hakkın üzerinde nişaneler yok ki ona bakarak sıdkın her türlüsünü, kizbin her türlüsünden ayırmak mümkün olabilsin. Şimdi, sen mutlaka ikiden birisin: Ya hak yolunda bezleder, gönlü gani bir adamsın.. O halde neye vâcib olan bir hakkı ödemekten yahut kerîmâne bir harekette bulunmaktan çekinip de saklanıyorsun? Yahut öyle değilsin de buhle müptelâ bir adamsın. Bu ihtimale göre de halk ihsanından ümidi kestikleri gibi, istemekten o kadar çabuk vaz geçer ki!.. Bununla beraber raiyye tarafından sana arzedilecek hâcâtın çoğu ya bir zulümden şikâyet; ya bir muamelede adil talebi gibi senin yardımını istemiyecek şeylerdir.
Sonra valinin havâssı, mukarrebîni vardır ki bunların iltiması, teaddisi, muamelâtta insafsızlığı görülür. Sen onların zararını bu gibi ahvalin esbabını kaldırmak suretiyle kes. Etrafındakilerden, hassandan, akrabandan hiç birine kat´iyyen toprak verme. Ve bunlardan hiç biri senden cesaret alıp da müşterek su, yahut müşterek diğer bir iş tutarak etrafındakiler! mutazarrır edecek ve zahmeti başkalarına yükletecek surette zahîre id dihârına kat´iyyen tema´ edemesin. Çünkü bunun kârı senin değil, onun; ân ´ise dünyada âhirette senindir. Sonra sana yakın uzak herkesi kabul-i hakka mecbur et; ve havas ve mukarrebî-nin için her neye mal olursa olsun bu hususta sebat ve dikkat göster. Nefsine ağır gelecek olan bu hareketin sonunu gözet, çünkü sonu hayırdır.
Şayet raiyyede senin zulmettiğin zannı hâsıl olmuşsa kendilerine özrünü bildirerek zanlarını tedbil et. Çünkü bununla hem nefsini kırmış, hem raiyyene rıfk ile muamele etmiş, hem kendini mazur göstermiş oluyorsun ki onları hak üzerinde daim kılmaktan ibaret bulunan maksadını o sayede istihsal edebilirsin.
Düşmanın tarafından sana teklif olunan sulh rızâ-yı ilâhîye muvafık ise kat´iyyen reddetme, zira sulhta, askerine istirahat, sana endîşeden rahat, biiâdın için de selâmet var. Lâkin sulhtan sonra düşmanından sakın, hem çek sakın. Öyle ya! belki seni gafil avlamak için sana yaklaşmak istemiştir. O sebepten ihtiyata sarıl, bu hususta hüsn-i zanna kapılma.
Şayet düşmanla aranızda bir mukavele akdettinse yahut ona karşı bir taahhüdün varsa, mukaveleye riâyette bulun, ahdini yerine getir. Verdiğin sözü muhafaza için îcâbederse hayatını bile feda et; çünkü arzularının müteferrik, reylerinin müteşettit olmasına rağmen insanların ferâiz-i ilâhiye arasında uhûde vefa kadar üzerinde birleştikleri bir şey yoktur. Hattâ müşrikler de hiyânetin vehim avâkıbını gördükleri için müslümanlara karşı ahde vefayı iltizam ediyorlar. Binaenaleyh sakın verdiğin sözden dönme; sakın ahdine hiyânet etme; sakın düşmanını aldatma. Zira haybet ve hırmâna mahkûm akılsızlardan başkası A I -I alı´a karşı gelmek cür´etini gösteremez. Çünkü Allahu zü´l-Celâl rahmet-i ezeliyesi icâbı, ahd ü zimmetini ibâdı için sâye-i şefkatinde barınacakları bir dârü´l-eman, sâha-i menîinde âsûde kalacakları, civarına koşacakları bir harim-i itmi´nan kılmış. Onun için bunda fesad etmek, hiyânette bulunmak yahut aldatmak olamaz.
Bir de bir takım te´vilâta müsaid olacak akıdlerde bulunma. Te´kid ve tevsik ettiğin bir akdi nakz için de sakın kelâmın gizli delâletlerinden istifadeye kalkışma. A I I a h ´ m ahdi icabı girmiş olduğun bir işin darlığı, haksız yere onu tevsiine kat´iyyen saik olmasın. Zira genişliyeceğini ve sonunun iyi olacağını umduğun bir darlığa tahammül senin için elbette günahından çekindiğin ve dünyada âhirette cezâ-yı ilâhîden halâs imkânı olmadığını bildiğin bir hiyânetten daha ehvendir.
Sonra kandan ve onu haksız yere dökmekten son derece sakın. Çünkü haksız yere kan dökmek gibi felâketi câlib, bunun kadar mes´uliyeti büyük, bunun kadar nimetin zevalini, devletin izmihlalini hak eden bir şey yoktur. Allahu zü´l - Celâl kıyamet günü kulları arasında hükmünü verirken, döktükleri kanlardan başlayacak. Sakın haram bir kanı dökerek saltanatını kuvvetleş-tirmek sevdasına kapılma, zira bu hareket onu zaafa düşürecek, daha doğrusu zevale erdirecek, başka ellere geçirecek esbaptandır. Hele teammüden îka´ edeceğin bir katil için ne Allah´-ın indinde, ne benim indimde hiç bir özürün olamaz. Çünkü bedenen kısas lâzım. Şayet bir kazaya uğrarsan.. te´dib ederken kırbacın, yahut kılıcın, yahut elin ifrata varırsa -zira zaman olur ki yumruk, yahut daha biraz fazlası ölümü intaç eder- sakın sahih olduğun nüfuza güvenerek maktulün velîlerine haklarını ver-miyeyim, demeye kalkışma.
Bir de sakın kendini beğenme, sakın nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme, sakın yüzüne karşı medholunmayı isteme. Zira iyilerin ne kadar iyiliği varsa, hepsini mahv için şeytanın elindeki fırsatların en sağlamı budur. Sonra, sakın raiyye-ne ettiğin ihsanı başlarına kakma; yahut yaptığın işleri mübalâğalı gösterme; yahut kendilerine olan va´dinde hulf etme. Çünkü minnet ihsanı bitirir; mübalâğa hakkıykatı söndürür; hulf ise Halikın da, halkın da nefretini celbeder. Cenâb-ı Hak: «Böyle sizin yapmadığınızı söylemeniz, Allah indinde ne menfur bir harekettir!» buyuruyor. Sakın umura vaktinden evvel atılma. Sakın vakti gelince de tehalük gösterme; sakın vuzuh kesbetmiyen işlerde inad etme. Sakın vuzuh kesbettiği zaman da gevşeme. Sonra, umurun her birini mevziine vaz´ et; âmâlin her birini mevkiinde bulundur. Herkesin bir olduğu noktalarda kendini kayırmaktan çekin. İstihdam ettiğin adamlarının zahir olmuş fenalıklarına karşı senden beklenen hareketten habersiz gibi davranma. Çünkü başkasının hesabına sen muakab olursun. Az vakit sonra umurun üzerindeki perdeleri gözlerinin önünde açılır ve mazlumun hakkı senden alınır.
Hiddetine, gazabına, eline, diline hâkim ol; ve bunların hepsinden masun kalabilmek için badirelerden geri durup şiddetini te´hir et ki öfken geçsin de ihtiyarına mâlik olasın. Bundan başka Halikına rücû edeceğini anarak endişeye düşmedikçe nefsine hâkim olmak imkânını kat´iyyen bulamazsın.
Şimdi üzerine vâcib olan, senden evvelkilerin sebk eden âdil bir hükmünü yahut doğru bir mesleğini, yahut Aleyhi´s-Sa-lâtü ve´s-Selânf Efendimizden gelmiş bir haberi, yahut Kitâbu´S-lah´da vârid bir farizayı tahattur etmektir. Tâ ki o gibi mes´ele-lerde bizden gördüğün tarz-ı harekete iktida edesin ve şu emirnamemde bildirdiğim ve ileride hevâ-yı nefsine kapılmanı mazur göstermemekliğin için elimde sana karşı sağlam bir hüccet bildiğim ahkâmı tatbika çalışasm. Artık, Cenâb-ı Hak´kın sia-i lahmetinden ve bütün talebleri muhit olan azamet-i kudretinden dilerim ki rızâ-yı ilâhîsi veçhile ibâd arasında senâ-yı ce-mîl ve b´ilâd içinde âsâr-ı hayır ibkâsı için vüs´atimiz yettiği kadar çalışmaya seni de, beni de muvaffak etsin; hakkımızdaki ni´metini itmam, keremini taz´if ve sana da bana da saadetle, şehâdetle can vermek müyyesser eylesin. Bizim niyazımız A I -I a h´adır. Ve´s - selârnu alâ Resûli´llah...