Merhaba   Giriş  Üye Ol Şifremi Unuttum  
          

   
Ana Sayfa
Biyografi
Şiir
Kitaplar
Söyleşiler
Kültür Sanat
Köşe Yazıları
Künye
Ziyaretçi Defteri

Sanatın Kadrajındaki Bohem Manzarası ve Söz´ün Edebiyat´taki Edilgenliği Üzerine/ Mustafa Nazif - 15.12.2008

 

"Edebiyattan Kaçtığım İçin, Fotoğrafa Sığındım"

 

Söyleşi: Mehlika Toyga

Birçok sanat dalını aynı anda hayatında barındıran ünlü fotoğraf ve söz sanatçısı Mustafa Nazif ile şiirlerini, fotoğrafın doğuşunu, günümüz Türk Edebiyat´ını ve çoklu sanat anlayışını konuştuk. Hayatın rutin akışı içerisinden sıyrılıp, kendisine bohem bir dünya oluşturan, zaman zaman dingin, zaman zaman fırtınalı bir ummanda seyreyleyen Nazif, sanata dair ilginç bakış açılarıyla dikkat çekti.

 

- Dünya´ya sorulacak bir sorunuz var mı?

 

“Neden ben?” diye sorabilirim evvelâ. Çünkü bu ağır bir yüktür. Sanatçı ve yazar olmanın getirdiği hafiflik yoktur. Cemil Meriç’in tanımı ile; Sanatçı, fildişi kulesinde bağdaş kurmuş, rahatını düşünen bir adam değildir. Bilakis kavga adamıdır ve ilham perilerinin iltifatı, hiç kimseye kavgadan kaçma imtiyazını vermez. Kitabımın ilk sayfasında da buna benzer bir serzenişim olmuştu bir alıntı ile. Kafka Milena’ya yazdığı mektupta, “Benim için dünya binlerce ‘belki’ ile dolu” diyordu. Sanatçı sadece geleceği değil aynı zamanda geçmişi de kurgulayan insandır, “belki”lerin adamıdır, hayatı bağlaçlarla yaşar bir nevi. Bunu fotoğraf ile yaparsınız, söz’den ilmeklerle yaparsınız. Ama sanatçı iseniz bunlarla ilintili bir şeyleri muhakkak yaparsınız. Bu mektupta yine ekliyor Kafka: “Palto giymeye üşenirken ben, bu koca dünyayı nasıl sırtımda taşırım ben?”. Evet, Mustafa Nazif’in kendisine “Neden ben?” Sorusunu soruşu da bu minval üzeredir.

Aslında bu oldukça geniş bir soru, dünyaya sorulacak tek bir soru değil, sorularım olabilir. Şehirleri şehir yapan, binalarından çok insanlarıdır. İnsanları çıkardığınızda kof bir yapıdan söz edebilirsiniz ancak. Dünya da bunun gibidir. Dünya deyince sadece gözünüzün gördüğü uçsuz bucaksız yeryüzünü değil, İnsan’ı da anlamalıyız. Dünya dediğimiz zaman ben insana dair soruları getiriyorum aklıma. İnsanlara sorulacak sorularım oldukça fazla. Bunları soruyorum zaten, gerek şiirlerimle, gerek fotoğraflarımla, birçok şeyi anlattığıma inanıyorum.

 

özgürlük adına söylenmiş bir yalandır
hakların hürriyeti.
bildiğim bir yalan var,
bütün gerçeklerin üstünü örten.
âh, kana susamış cinnet!
tepetaklak dünya;
bir çocuğun gözünde kanayan güldür,
üç beş damla kin,
üç beş damla nefret.

 

Bu şiirimde de buna dair bir serzeniş, sorular, sorgulamalar var. Yanıbaşımda, bir ülke postallar altında inlerken, copların ve taşların eşliğinde kollar bacaklar kırılırken, insanlar ölürken, neden ben? Neden siz? Neler oluyor? Diye sormamam garip olurdu. Zira soru sormak bir şeyleri anlatmaktır aynı zamanda. Her soru içinde cevabını içinde saklayan bir anlam bütünüdür. Sorular deyince dipsiz bir kuyuya düşüyorsunuz. Binaenaleyh, “Neden?” Sorusu yankılanarak her zaman hayatımda yer alıyor ve bir anlamda beni ben yapıyor.

 

- “Neden” derken, bu bir isyan mı?

 

-"Yâ Râb yok mu bu gecenin sabahı?" derken Mehmet Âkif; Yaradan’a isyan noktasına kadar gelmiştir. Bunu Bedir Savaş´ından önce sahabeler Hz. Peygamber´e de söylemişlerdir. “Mallarımızı yağmalıyorlar, evlerimizi ellerimizden alıyorlar, Neden savaşmıyoruz, neden?” şeklinde serzenişte bulunurlarken isyanın kıyısına gelmişlerdir. Hz. Hamza da içindedir bunların. Mehmet Âkif´te de vardır bu isyan, Necip Fazıl´da da fazlasıyla mevcuttur. Her düşünce ve fikir adamının hayatı isyânla müteşekkildir. Cinnet Mustatili ve Reis Bey’de bu sorgulamaları görebilirsiniz. Yeryüzünün öbür ucundaki bir insanın ayağına haksız yere bir diken batıyorsa, bundan sorumluluk duymalı eşref-i mahlûkat. Şair ve sanatçı olarak rahatsızlıklarım olmalı. Olmalı ki, bir şeyleri anlatabileyim. Rahatsız olmayacağımız bir dünya bahşedilseydi bize eğer; bunları hiç konuşmayacaktık. Fakat rahatsız olduğum bir dünya var. Bazen yediğim yemek bile beni rahatsız ediyor. Bir gün, Tolstoy’a hizmetçisi akşam yemeğini getirdiğinde, Tolstoy yemekten bir kaşık alıyor ve duruyor. Hizmetçisi soruyor: “Efendim, yemeği beğenmediniz mi, güzel olmamış mı?”. Tolstoy cevap veriyor: “Bu yemeğin tek kusuru, bu kadar güzel olması”. Buradaki serzeniş ilginç ve aynı zamanda vârolması gereken serzeniştir. Be adam, yemek zaten güzel, neden kusur arıyorsun, zorun mu var? diyeceksiniz belki de. Onu yiyemeyenleri düşündükçe iyi bir yemeğin, yaşantınızın-yaşadıklarınızın kusuru artıyor. Yani keyfi olarak bir zorum yok fakat mâruzatım ve zoruma giden şeyler var. Söylemek istediğim: güzel bir ayakkabım yok diye şikayet eden, ayakkabısı olmayanları düşünmeli biraz. Bu yüzden sanatçı fil dişi kulesine sıkışıp kalmış bir ahmak değil, bilakis kavga adamı olmalı, en başta kendisiyle kavgalı olmalı ki, içindeki “ben”e ulaşabilsin. Bu isyandır ki, sanatı, felsefeyi, mantığı, edebiyatı, fotoğrafı kendine getiren, onu varoluş imgesinin üzerinde sabit kılan etken. Başrolünde olmadığım bir oyunu oynayamam, her insan kendi hayatının başrol oyuncusu olabilmeli. Sanata hayat veren biri olarak ben, isyanın kendisiyim, diyebilirim.

 

-Bir Çin Atasözü´nde, "bir resim, bin kelimeden daha değerlidir" şeklinde bir söylem var. Büyük fotoğraf ustası Bresson, "fotoğraf çekerken, insanın aklı, gözleri ve yüreği aynı hizaya gelir" diyor. Fotoğraf, ânı belgeleyen bir sanat türü. Siz bir nevi zamanı dondurmuş oluyorsunuz an´lık kareler halinde. Fotoğraf ve zaman arasındaki ilişiğe dikkat çekmek istiyorum. ‘Zaman’ın sizden aldıkları ve verdikleri nelerdir?

 

- Zaman benden birşey almamıştır, ama eksiltmiştir, buna tezat çok şey de katmıştır.  Yani zaman ile sürekli bir alışveriş içerisindeyiz. Yüzüme her geçen yılın kanıtı olan çizgiler bırakmıştır. Ama bununla birlikte ruhen ve bedenen birçok şeyi pekiştiriyorsunuz; yenilenirken eskiyorsunuz, çoğaltırken azalıyorsunuz, belki pişmanlıklarınız artıyor, "keşke şunu da yapsaydım" gibi geri dönüşümü olmayan yaşanmışlıklarınız çoğalıyor. Anlaşılamamış olmanın ezikliğini de beraberinizde götürüyorsunuz. Ben bir sanatçı olarak, zamanı hırsızlıkla suçlayamam, çünkü aldığından fazlasını vermiştir zaman. Sanatı geniş bir daire olarak görüyorum, o dairenin içinde küçük küçük daireler vardır ve kabul etmediğimiz sanatlar dahi bu dairenin içine girer. Fotoğraf’tan önce resim vardı. Her ikisi de kendini ifade biçimidir. Fotoğraf daha çok teknolojik bir olgudur. Sanayileşme sonrası hayatımıza girdi. Fakat teknik olarak sanata fazlasıyla yatkın olduğu için, icad olduğu günden itibaren sanatsal eylemlerin baş aktörü olmuştur. Bir şeyleri anlatma veya mesaj verme kaygısı taşır. Sanatsal bakış geliştikçe, bunun sanatsal üslûbu farklı şekillerde zuhur edebilir sanatçıda, buna sanatsal üslûp ya da anlatı diyebiliriz. Eski bir Kızılderili Atasözü´nde, "Eğer bir şeyin ruhunu çalmak istiyorsanız, onun resmini yapın" der. Bunun için onlar her yere resimler yapmışlar, resmettikleri şeyin ruhlarını paylaştıklarına ve yaşattıklarına inanmışlardır. Bu çalmayı alma ve yaşatma olarak algılamamak lazım. Bir anlamda ölümsüzleştirmektir bu. Zamanın fotoğrafla olan ilintisine gelecek olursak; bir fotoğrafçı hayatı iki türlü yaşıyor, hem son hızda, hem slow motion. Gözünüzün gördüğü, akıp giden - süreğen bir yaşantı var ve siz bu akıntıdan katreler yakalamaya çalışıyorsunuz. Teknik sinema diliyle ifade edecek olursak, bir saniyede 24 kare varsa, bir saniyenin nasıl da çabuk geçtiğini düşünürseniz eğer; tek kareyi yakalamanın zorluğunu anlatmaya gerek yok sanırım. Bir fotoğrafçı olarak, siz bu hızdan daha hızlı düşünmek ve onu yakalamak zorundasınız. Resim bu anlamda daha dingindir örneğin. Fotoğraf, daha çok gözlem gücü ile alakalı, fotoğrafik hafızanın ve alışkanlıkların geliştirilmesiyle bire bir orantılı olan bir durumdur. Yani siz ve ben veya bir başkası ile aynı manzaraya bakarken benim çok farklı şeyler düşünmem normal. Yolda yürürken bile binlerce fotoğraf kurgusu yapıyorsunuz. Son model bir mercedes’in yanındaki çöp bidonundan, çöpleri çıkartıp içinden yiyecek arayan bir çocuğun fotoğrafını Mercedes ile beraber çekmek hayatın en büyük tezatıdır. Bu tezatı fotoğraflamak-belgelemek aynı zamanda, sosyal hayata, burjuvaziye, yaşamsal dengesizliğe, vurdumduymazlığa, aymazlığa karşı bir isyandır. Oysa ki bu fotoğrafı çekerken yürüyordunuz, geçip giden yüzlerce insan gibi görmeme veya fark etmeme durumunuz olabilirdi ama söylediğim gibi, belli bir noktadan sonra böyle bir şansınız yok, gördüğünüz anda kafanızda şimşekler çakıyor sadece çekmekle kalmıyorsunuz, hayata ve insanlara küfür de ediyorsunuz!. Hülasa; hayata karşı olan hasassiyetinizle birleşince böylesi bir isyan fotoğrafı ortaya çıkabiliyor. Tabii bu yorucu lâkin, bahsettiğim fotoğrafik alışkanlık böyle bir şey. Yani bir anlamda sizin normal bakış açınız haline geliyor. Vazgeçmeniz ya da bırakmanız zaten çok mümkün değil.

 

- Genelde ne tür fotoğraflar çekiyorsunuz ve fotoğraf nasıl olmalı sizce?

 

Fotoğraf benim için geniş bir konsept. Ağırlıklı olarak mekân ve doğa çekimlerini daha çok seviyorum fakat hemen hemen bütün alanlara kaymış durumdayım mesleki açıdan. Ürün çekimleri de yapıyorum, yani bildiğiniz market veya pastane, lokanta ürünleri de çekiyorum, moda ve model çekimleri de yapıyorum. Bunun yanında tarihi eser fotoğrafları da çekiyorum. Yani bir şekilde hayatınızı ve yaptığınız işi, sanatı idame ettirmek zorundasınız ve ancak bunların hepsini yaparak ayakta kalabiliyorsunuz. Bununla birlikte en zevk aldığım fotoğraflar spontane portre fotoğrafları, tarihi mekan çekimleri ve doğa fotoğraflarıdır. Fotoğraf, anlık fotoğraflar haricinde daha çok teknik bir olaydır. Bazen uzun zamanlı hazırlık aşaması gerektirir. Işık ayarından tutun ekipman seçimine ve çekeceğiniz mekanın, objenin durumuna göre sürekli kendinizi ayarlamanız ve bunun için çok çalışmanız gerekiyor. Diğer bir önemli nokta ise; vizörden gördüğünüz o küçük kare içerisine neyi, nasıl sığdırdığınızdır önemli olan. Yani fotoğrafın bir geometrisi vardır. Siz kendi geometrinizi oluşturabilirsiniz fakat her sanat dalında olduğu gibi işin önce teknik kısmını halletmeniz gerekiyor. Sizin özgünlüğünüz ve fotoğrafa kattığınız daha çok tecrübe ile alakalı ve aynı zamanda sanata bakış açınızla alakalı olan bir durumdur.

 

-Bir sanatkâr olarak, genç yaşta kalem tutarken, zaman içinde elleriniz deklanşörün esiri olmuş. Bununla da kalmayıp yüreğinizle divit ucundan hilkâtin ince çizgilerine dokunmuşsunuz. Anlam itibari ile hep aynı noktayı koyuyorsunuz eserlerinize. Yani “aşk”. Peki kalem mi, deklanşör mü, yoksa divit ucunda mı atıyor kalbiniz?

 

Şimdi şöyle diyeyim, ben 1988´den bu yana yazıyorum. Bazen üç günde üç şiir yazıyorum, bazen de iki şiirin arasındaki zaman dilimi iki seneyi buluyor. Bu iki sene zarfında, neden yazmadım diye kendime sormuyorum. Bir şairin böyle kaygıları olmamalı. Edebiyatın, şiirin bana hayat vermesinden ziyade, ben kelimelerimle onlara hayat veriyorum. Bu bakış açısı beni daha az yoruyor, daha az beklentiyle yaşamamı sağlıyor. Kelimelere muhtaç değilim, yaşamak için onlara gereksinimim yok benim. “Muhtaçlık” daha çok seyirciye oynayanlar için geçerli, benim öyle bir kaygım yok. Hayata edebiyat ile bağlı değilim eğer öyle olsaydı şiir yazmadığım iki sene içerisinde ölmüş olabilirdim. Yaptığım o kadar çok şey var ki, bunlar zaten beni ayakta tutuyor, edebiyat benim hayatımda bir kaçış noktası değil yani. Hatta Jean Baudrillard da bunu söylemiştir; "edebiyattan kaçtığım için, fotoğrafa sığındım".

 

Edebiyatın fazlasının insan ruhuna zararlı olduğuna inanırım. Hangi edebiyat kitabından yahut dergisinden dem vurursanız vurun, bana hüznün, isyanın dışında birşey gösterin, ben bu zamana kadar yazdığım her şeyi yakıp atar ve bir daha da elime kalemi almam. Biz arabesk bir toplumuz ve acıyı biraz seviyoruz galiba, fakat bu acıyla ne kadar yaşarsan o kadar dibe batıyorsun. Edebiyatı edebi ile, hakkı ile yapmak gerek. Bununla birlikte edebiyatın hüznü ile fazlasıyla yaşamanın insanın ruhsal gelişimi noktasında, yaşamsal kaygıları da beraberinde getirdiğini söyleyebilirim. Benim ünlü bir şair olmak gibi bir kaygım ya da beklentim yok. İnsan vardır fotoğraftan etkilenmez, söz´e itibar eder. Onlara karşı söylenmiş sözlerim var, şiirlerim var. İnsan vardır, bir fotoğraf ona yüz şiirden daha fazla tesir eder, onlar için fotoğraflarım var. İnanın bir kare ile on ciltte anlatamayacağınız kadar çok şeyi anlatabilirsiniz.

 

Dünyayı ayağa kaldıran fotoğrafları çok gördük. İnsanoğlu var olduğundan bu yana mağara duvarlarına yazmış, envai çeşit kalitede kağıtlara yazmış, öyle çok yazılmış ki kütüphaneler almıyor artık. Hepsini toplayıp yaksanız dünyayı küle çevirir. Peki bu kadar kitap neyi anlatıyor? İyilikten, doğruluktan bahseden kitapları bir araya toplamaya kalksanız akıl almaz. Eğer bu söz topluluğu insanlara bir şey anlatamadıysa, hala dünyada kanayan, binlerce yara varsa. Hâlâ Filistin, Kandahar, Irak kan gölü ise, hala çocuklar çöpten sizin çöpe attığınız çay posasını avuçlayıp yiyorsa, birincil derecede yakın akrabalarınız arasında, arkadaş dostlarınız arasında dahi güveneceğiniz bir tane insan bulamıyorsanız, o vakit sözün gücünü sorgulamak lazım. Yani benim için edebiyat bir noktaya kadar. Belki geçici olarak şok etkisi yapabiliyor. Ya da sadece edebi anlatım olarak size güzel gelebiliyor fakat hayatın gerçekleri böyle değil. Yani dünyanın düzeni böyle işlemiyor. Kendimi şiirle bu yüzden kandırmıyorum. Yüz yıllardır, binlerce yıldır yazılan kitaplarla eğer hala güzel bir dünya düzeni kuramamışsak, insanların hayatında kitabın yeri, iyiliğin doğruluğun yeri nedir diye soruyorum kendime, size, onlara.

 

Bununla birlikte sözün etkileyiciliğine inanıyorum. Cemil Meriç´in bir sözü var; "kitap vardır, sokak fahişesi gibidir, beş dakika onunla beraber olduğun zaman, zannedersin ki ömür boyu seninle beraber olacak". Bir söz sanatçısı olarak, sırf eş-dost görsün diye kütüphanelerini dolduran insanlar biliyorum ben. Yani bir sene boyunca bir kitap bile okumayan ama senede elli kitap alan, kitap manyakları var. Okumak gösteriş halini almış günümüzde. Bir yazar’ın her şeyden önce okur olduğunu düşünürsek, okur-yazar bağlamında kitaba yaklaşım şeklinin bir sokak fahişesine yaklaşım şekli değil, onun hizmetkârı olmak şeklinde olması gerektiğine inanıyorum. Hizmet etmenin birinci kuralı da anlamak ve hayata tatbiki anlamında atılan adımlardır.

 

Abelard´ın realist deyimi konuyu özetlemeye yetiyor; "hiçbir şey, yere düşen yapraktan daha gerçek değildir". Sanat ve edebiyat bir yere kadardır. Birçok sanatı aynı anda icra eden biri olarak, bunu benim içimdeki tezat olarak algılayabilirsiniz. Birinde fotoğrafçı Mustafa Nazif olarak konuşurum, diğerinde şair Mustafa Nazif olarak. Şair yanım fotoğrafçı yanıma karşı çıkabilir, fotoğrafçı yanım da şair yanıma. Ama genel hatlarıyla baktığım zaman, fotoğrafa olan güvenim daha ağır basar. Hat sanatı ile de uğraşıyorum, lakin hattat değilim, nahhat´ım (oyma kabartma sanatçısı). İleride hattat olarak da anılmak isterim elbetteki.

 

-Sanatın bedeli var mı sizce? Varsa nedir, bu bedeli ödediniz mi?

 

-"Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya / Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya" diyor Necip Fazıl. Adandığınız sanat uğruna öz yurdunuzda yabancı muamelesi bile görebiliyorsunuz. Birçok şair-yazar fikirlerinden ötürü zaman zaman sürgün edilmiş, zaman zaman hapse girmiştir. Bunlar birer bedeldir. Bunun dışında yaşadığınız ve yöneldiğiniz hayatla alakalı ödediğiniz bedeller vardır çünkü dış dünya ile aynı düşünmüyor, aynı bakmıyor, aynı yaşamıyorsunuz. Bütün bunlar hakîkatı anlatma adına hayatınızdan verdikleriniz ise eğer, bu aynı zamanda bir bedeldir de. Ben kendi adıma ödediğim bedellerden bahsedecek olursam; çok fazla okuyorum, söylediğim gibi uğraştığım çok alan var. Çok fazla insan içine çıkamıyorum, arkadaş-dost edinemiyorum, edinsem bile çok fazla zaman geçiremiyor, onların taleplerini karşılayamıyorum. Benim geceleri ya da gündüzleri arkadaşlarımla saatlerce gezip eğlenmek gibi lükslerim, ya da bildik sohbetlere harcanacak üç beş saat’lerim yok. Bir yandan da yabancı dil çalışıyorum, kırk yaşına kadar en az, beş-altı dil konuşma şartı koydum kendime. Bu kadar çok şeyi bir arada yaparken, ister istemez süreğen hayattan kendinizi soyutlamak durumundasınız. Tabii böylesi bir yaşam ister istemez insanı derin bir yalnızlığa itiyor fakat, bundan zannedersem çok pişman olmuyorum. Önemli olan bu yalnızlığı nasıl koşullandırdığınız, anlamlandırdığınızdır. Birisi “yalnız mısın?” şeklinde bir soru sormadığı sürece yalnızlığımın çok farkına varmam ve şikayet etmem. Bu yüzden omuzuma dokunulması çok fazla hoşuma gitmiyor sanırım.

Sanatın zamanı ve mekânı yoktur diye düşünüyorum. Ceketimi asabileceğim veya bir bardak çayla beraber simit yiyebileceğim her yer benim atölyem ve düşünce mekânım olabilir. Bu yüzden mekânsal bağlılıklarım da olmadı hiçbir zaman. Vatan kavramım yok, sadece İstanbul’u seviyorum. Bilginin, doğrunun, sanatın zamanı olmadığı açıktır. Buna rağmen eğer ödediğimiz bedeller, bir başkasına ilaç olacaksa, bizim damarımızdaki bütün kanlar çekilsin! Bunu da vermeye hazırım.

Milâttan önce dokuzuncu y.y.´da yazılmış bir mağara yazısı var, Xentius tarafından; "insanoğlunun bütün bildikleri, sonsuz uzunluktaki çölde bulunan bir kum tanesinden fazla değildir". Bir tezattan bahsetmiştim. Örneğin M.Ö. IX. Yüzyılda yazılmış bu mağara yazısı günümüzde yazılan şeylerden çok farklı değil. Bu yazıtta yazılmış bir çok insani değerler var. Yani aradan geçen yüzyıllar bazı şeyleri değiştirmiyor. Bu beni bir anlamda hayal kırıklığına sürüklüyor. Çünkü yazıyoruz, anlatmaya çalışıyoruz bizden önceki nesiller gibi. Biliyorum ki, bizden sonraki nesiller de aynı şeyleri söyleyecek ve yazacaklar mı? Soruyorum kendime, “Nereye kadar?” Yani bir şeylerin asla düzelemeyeceği ve düzelmeyeceği fikri benim beynimi fazlasıyla yoruyor.

 

- "Eğer dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu" diyor, Napoléon Bonaparte. Aleme baktığınızda İstanbul sizin gözünüzde nerede duruyor?

 

- Beni tanıyan herkes İstanbul´a karşı derin, farklı bir aşk duyduğumu bilir. Soluk alabildiğim nadir beldelerden birisi İstanbul. Kazan kepçe misali değil, sevgili gibiyiz daha çok. Şiirlerimde de, fotoğraflarımda da barizdir bu. Hani çok sevdiğiniz birisi vardır, onunla hem kavga edersiniz, hem çok seversiniz. İstanbul ile olan ahvalimiz böyledir. İstanbul´u İstanbul yapan unsurlar var, Dünya´nın neresine giderseniz gidin bir İstanbul daha bulamazsınız. Eminönü gibi salaş ve çarpık kentleşmeye meydan okuyan bir mekânda dahi ayrı bir haz duyarsınız. Düşünsenize, Danimarkalı sırf Eminönü’nde balık ekmek yemek için binlerce kilometre yol gelebiliyor. Zaman içerisinde ne kadar bozulsa da, İstanbul kendini korumayı biliyor. İstanbul´un klasik bir silueti var, onu kendisi yapan daha çok bu siluet. Sultanahmet, Ayasofya ve Süleymaniye´deki ihtişamı hiçbir yerde bulamazsınız. "İstanbul hayatımın bahanesidir, içinde muhakkak aşk varsa" diyordum ya, bu bahanedir işte biraz da beni ayakta tutan.

 

-Entelektüellik deyince, kafanızda şekillenen olgu, kişi, ya da söylem nedir?

 

-Bu soruya bir soru ile cevap vermek istiyorum. İbni Sina, Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Mimar Sinan, İbni Haldun entellektüel miydi? Şöyle açıklayalım; Malcolm X´in güzel bir sözü var; " ben fizikten anlamayabilirim, oturup onlar gibi kitapta yazamayabilirim, ama şunu bilin ki, ben çok samimi bir insanım!" Entellektüel eşittir aydın olarak algılıyorsak eğer, Ali Şeriati, Aliya, Seyyid Kutup ve Said Havva gibi insanları konuşalım, Türk aydınından önce. Türkiye´de ise bu kavramın, herşey gibi arap saçına dönüştüğüne inanıyorum. Gerçek şair-yazar kim? Gerçek insan kim? Entelektüel kim, Aydın kim, karanlık kim? Önce bu soruların cevabını vermek gerek. Günümüz aydın veya entelektüel olarak lanse edilen kişilerin samimiyetine inanmıyorum.

Fakirullah, İbn-i Sina’nın lakabıdır. Mütevaziliği görebiliyor musunuz?. Bu mütevaziliği, doğu felsefesini içinde barındıran, yani bu felsefeyi daha çok ruhsal yapı olarak algılarsak eğer, bu ruhsal yapının nüksettiği sanat, edebiyat anlayışı, kabul görebilir bir aydınlıktadır. Fakat böylesi bir sanatkârı yine de aydın olarak tanımlamam. Yani bu tanım benim için uzak bir tanımdır. Zira zaten, hayatını insanlara bir şeyler vermeye adamış olan insan, hem kendi önünü hem de kendisini izleyenlerin önünü aydınlatmak zorundadır. Bir tanıma ihtiyacı yoktur. Entelektüel kavramı’na muhtaç olmadığım gibi, kabul etmediğim bir tanımdır. Entelektüel; “Başını açmadan okuyamazsın” dediği an, benim için bitmiştir ve aydın-entellektüel kavramı direk mercek altına yatırılmış demektir. Bu iki kavram, aynı zamanda, teknik olarak bir mertebe ya da diğer insanlardan kendisini soyutlayan bir kavram gibi göründüğü için ben böyle bir ayırıma şahsım adına gitmemeyi yeğliyorum. Ben daha çok halk’tan anılmayı yeğlerim. Buna mukabil söyleyeceklerim var: onların da dinlenmesi ve görülmesi birincil amacım.

 

-Herkes edebiyata muhtaç mı?

 

-"Sanat boş sofraları doldurmaz, ama bunlara karşı itirazı vardır" söylemi güzel ve lirik bir tanımdır. Aynı zamanda söyleşinin başından beri bahsettiğim dünya gerçekleriyle çelişir. Yani binlerce şiirle ben boş sofralara itiraz etsem ne olacak? Sistem, boş sofraları doldurmadıktan sonra, boş sofraları dolduracak ruhları, karakterleri, insanları yetiştirmedikten sonra ancak tezek nesillerden; yani yapıcı değil, yiyici ve amaçsız bir nesilden bahsedebiliriz. Bilinen en uzak mesafe benim için kalp ile akıl arasındaki mesafedir. Yani vicdan muhasebesi yapan insana bir şeyleri anlatabilirim, boş sofradan veya yediği mükemmel yemekten dolayı duyabileceği rahatsızlıktan bahsedebilirim. Bunun haricinde söylediklerim ve söyleyeceklerim anlamayan gönüller için ancak laf-ü güzaf’tır.

 

Yeryüzündeki milyonlarca insan sanata ve edebiyata muhtaç olmadan yaşıyor. Alman Nazileri, Yahudileri yakarken çello müzik dinliyorlardı. Yani sanat ve hayat ayrı yerlerde durur. Sanat ihtilal yapmaz, silahlar ihtilal yapar. Daha önce de söyledim, insanın var oluşundan bu yana yazılmış milyonlarca, trilyonlarca kitap, dünyada barışı hala sağlayamadıysa, o zaman bu sorunuzun cevabını siz verin. Ben fotoğraf çekerken nelerle karşılaşıyorum bir bilseniz. Sırtında küfe ile, sabahın beş buçuk-altısında yola düşen bir adam var, aynı zamanda sabahın altısında onun fotoğrafını çekmek için dışarı çıkan bir adam daha var. O hamalın derdi ile dertleniyorsunuz. Onun taşıdığı küfe aynı ağırlığıyla sizin üstünüze biniyor. Bu da yaşamsal sorumluluktur işte. Akşama kadar hamallık yapan adamın aldığı para otuz lira. Siz bu adama edebiyata muhtaç mısın? Diye sorsanız, ya da; edebiyatın sanatın güzelliğinden bahsetseniz ne olur? Size güler, ya da anlamsız gözlerle bakar. İşte hayatın gerçeği budur. Bu gerçektir ki, hayat ile sanatı ve edebiyatı birbirine zıt noktalara düşürür.

 

 -Aşk hayatınızın neresinde duruyor?

 

Aşk olmazsa hayattan söz edemeyiz.

aşktır ki;

ya yaşarsın, ölmek için.

ya ölürsün, yaşamak için.

         gerisi vesâiredir.

                  "âh mine´l aşk!..."

 

diyordum şiirimde. Candide isimli kitabımın içinde yoğunlukla aşk şiirleri var. Fakat bunları şahısla bağdaştırmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Yazdığım aşk, aşkın kendisidir. Aşk dedikten sonra iki nokta üst üste koyuyorum ve gözbebeğimde, kalbimde yaşattığım aşk’ın kendisini deşifre ediyorum. Klasik aşk şiirleri yazan bir şair olarak anılmayı hiç istemem. Buna mukabil aşk’ı iyi tanımlamak isterim. Aşk’ın insanı ayakta tutan ve umuda sevkeden yegâne sebep olduğunu biliyorum. Edebi anlamda şairlerin en büyük ortak paydasıdır aşk.

 

ilk damla düştüğü zaman gökten.
gözlerin geldi aklıma sebepsiz.
ya da / en güzel sebepti/n bilinmez.
 
yalnızlığımı g/örüyorum. titrek
gece yarılarında bir şiir:
vâdedilmiş yalnızlığıma umut

 

Biten bir şeyi aşk olarak kabul etmiyorum. O, ancak “bir şey” olabilir, “aşk” olamaz, illüzyondur. Tolstoy; yeryüzündeki kafa sayısınca kalp ve sevgi çeşidi vardır diyor, bu kadar çeşitli olmasına rağmen, yine ortak bir paydada seyretmesi en güzeli. Yani, aşk her zaman özlenen, beklenen, güzel olandır, umuttur. Güzeli arıyoruz. Âh! bittiği zaman ne kadar çok nefret ediyoruz!. Bu da başka bir tezattır. Çünkü aşk dediğiniz şey, artık günü birlik gecelere teslim olmuş durumdadır. İstanbul türküsü isimli şiirimde bunu vurgulamaya çalışmıştım. Bir kadına aşık olmak, aşk’a yapılacak en büyük ihanettir diye düşünüyorum çoğu zaman. Çünkü aşk, birinci tekil şahısdır. Yani ben’dir. Kişiler olmadan önce tanım olarak aşk vardır, insanın içindedir. “O” geldikten sonra aşk atfedilir. Sonra o gider, geriye aşk kalır. Hancı ve yolcu değişse de, han kalandır. Aşk da benim için en güzel han’dır fakat ben hiç gitmeyecek bir yolcuyum! Bir gecede tüketilen ve yok sayılan aşkları gördükçe artık aşkın reel değil illüzyon hali ve –mişli –mışlı çekimleri düşüyor dilime. Bu sebeptendir ki, kişiler değildir asl’olan aşkta. Aşık Veysel diyor ya; “Güzelliğin on pâr’etmez, bu bendeki aşk olmasa!”. Güzel olan sevgili değil, sevgili olan güzeldir. Benim için asl’olan aşk ve halleridir, kendisi ve kalbime yazılan tek hecesidir.

 

-"Duvara karşı yüzler gördüm, isli..." Kimdi bu yüzler?

-Aslında bu şiir biraz kendimle yüzleşmemdir. Bahsettiğim nefis muhasebesi, aynı zamanda nefsinizin de muhasebesidir. Yani ben ve bana dair her şey var satırlarda. Gördüğüm yaşadığım, merhaba dediğim, hoşça kal dediğim insanlar. Biraz da insanın anılarıyla yüzleşmesidir “duvara karşı yüzler”. Gecenin ortasında, cılız mum ışığında, titreyen bir gölgeye karşı yazılmış bir şiirdir bu. Şair kişiliğimin çok yönlü yüzünü anlatırken; insanlara, sizi anlatıyorum aslında diyorum. İnsanın kendine ve hayata karşı sorgulamaları bitmez, bu şiirle kendimi sorguladım bir nevi. Şiirin fotoğraftan farklı olan yanı, ortak paydaların fazla bulunması. Kendi adınıza yazdıklarınızla farkında olmadan, başka hayatları yazmış, başka hüzünleri deşifre etmiş olabiliyorsunuz. Asırlar önce yazılmış bir şiirin, asırlar sonrasına hitap edebilme olasılığı, şiirin mîzâcını ortaya koyuyor. Hülâsa; duvara karşı yüzler, benim yüzlerimdi, sizin yüzlerinizdi.

-Biraz kitabınızın diyalektiğine değinecek olursak, şiirin sizdeki oluşumundan bahseder misiniz? Diğer bir deyişle, çalışmak mı, ilham mı?

- İnsan vardır, seksen yıl yaşar, ancak geriye dönüp baktığında hayata bıraktığı bir iz yoktur. Mehmet Âkif´in çok güzide bir beyiti var; "Ölen insan mıdır,  ondan kalacak şey eseri / bir eşek göçtü mü ondan da kalacak semeri. O ne çok bilmiş adamdır ki gider sessizce / ne esermiş ne semer kimsenin olmaz haberi". Bu mısralar, çalışmamın temelini teşkil eder. Son nefesimi verirken eğer bir iki insana bir şeyler anlatmış olmanın huzurunu hissedeceksem, bunun için bir ömür çalışmaya memur olmam lazım.

Şiirin oluşumu, aynı zamanda teknik bir olgudur. Yani şiiri, iki noktada ele almak gerek, duygu ve teknik. Sizin duygusal birisi olmanız sizi şair yapmaz örneğin. Çok iyi Türkçe bilseniz de şair sayılmazsınız. Bu ikisinin muhteşem uyumundan söz edilebilir ancak. Bunlardan bahsederken ilham’ı mesela nereye koyacaksınız?. Oysa ki, Şiir, tuz gibidir; yani sodyum ve klor’un terkibine benzer. Ne tek başına sodyum tuzu tuz yapar, ne de klor. Yani, imge, uyak-ses ve üslûbunuz konuları ele alış şekliniz. Şiir, bunlardan yoksun olduğu zaman sinek vızıltısı veya kurbağa dili olmaktan çıkan şiir, Cemil Meriç’in tanımı ile, yıldızlara attığımız bir merdiven olacaktır.

 

Şiiri bir sanat eseri taşıyıcısı olarak görüyorum. Şöyle ki:

Şiiri oluşturan unsurları Kütük ve nakış’a benzetebiliriz: Kütük şiirin ana maddesi, duygu ve düşünce bakımından içeriği. Nakış da, bütün bu düşünce ve duygu içeriğinin ambalajı, estetiği, zarafetidir. Yani, giyim kuşam oyunudur. İyi şiirden ve şiire bakışımdan söz edeceksek eğer ben şairin sözcüklere neleri giydirdiğiyle ilgilenirim.

Şiirde ilham yoktur, sezgi vardır. İlham perilerinden medet ummam. Önce şöyle söylemek lazım, fotoğrafı çeken fotoğrafçı mıdır, fotoğraf makinesi midir? Deklanşöre basan parmak mıdır, göz müdür? Sorularının cevabı şiir için de geçerlidir. Bir fotoğrafçı çok hızlı bir gözlemci ve analizci olmalıdır. Şiir içinde aynı şey geçerli. Şairlerin ilhama ihtiyacı yoktur, onların sezgileri vardır. İlham kelimesinin niceliği ve niteliği sorgulanmalıdır bu noktada. Sizin ilham dediğiniz şey, hayatın kendisidir. Yaşarız, yazarız. Rahatsızızdır, dertliyizdir, bunu yazarız. Mutluyuzdur, bunu da yazarız. Şairlere şiir yazdıran ilham değildir, yaşadıkları ve yaşanan hayattır. Necip Fazıl´ın ´Kaldırımlar´ şiirinin ilham olduğunu söyleyebilir misiniz, İstiklâl Marşı´nın ilham olduğunu söyleyebilir misiniz bana? Mehmet Âkif´e yazar mısın demişler, yazmış. Yani şunu söyleyeyim, ben bir şair olarak bulutlar üzerinde uçmuyorum, ayaklarım yere basıyor ve realiteden yanayım. Şiire ilham dediğinizde soyut bir kavramdan söz edebilirsiniz. O zaman soyut, somutun doğuşuna zemin teşkil etmez. Bir insan söz sanatını icra ediyorsa, kelimelerle sevgili olmak zorunda, uzakta ve ne zaman geleceği bilinmeyen bir ilham ile değil. Cemil Meriç diyor ya; "Kelimeler kıskanç bir sevgili gibidir, senin olmalarını istiyorsan, onların olacaksın”. Ben onların olmayı tercih ettim.

-Günümüz şiiri ve Türk Edebiyatı´nı nasıl buluyorsunuz?

Bu mevzuya sağ-sol ayırımından girmek istiyorum evvelâ. Bana göre siz edebiyatın sağında duruyorsunuz, sizin için sağ cenahtan tabiri uygun düşebilir. Ve soldan çok fazla haberiniz olmadığını düşünüyorum, edebî olarak. Ya da genel açıdan bir tahlil yaparsak, sağ cenahın soldan, solun da sağ çevreden bîhaber olduğunu söylemek yanlış olmaz burada. Hayatı boyunca Necip Fazıl ya da Sezai Karakoç okumamış birinin onlara düşman olma saçmalığı kadar, hayatı boyunca Nazım okumamış birisinin Nazım karşıtlığı da saçma ve kabul edilmezdir!. Eğer meselemiz şiir ise, Nazım Hikmet’in örneğin, şiirlerini konuşmayı yeğlerim, ideolojik bağlamdaki değerlendirmem Nazım Hikmet’in edebi kişiliği hakkındaki değerlendirmemi etkilememeli. Ben Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’i bir derginin yirmidört ve yirmibeşinci sayfasında görmek isterim. Yani karşılıklı gelen iki sayfada. Her iki kesim de kendi şairleri dışındaki şairleri kendi sayfalarında konuk etmiyor. Herhangi bir platformda da konuşmalar genellikle edebi anlamda değil, daha çok ideolojik anlamda oluyor. Edebiyatı bir umman olarak kabul edersek, faklı gemilerde aynı okyanusta yüzüyoruz demektir bu. Paylaştığımız bir sürü ortak payda varken, ideolojik ayrıntılar ile şiiri parçalara ayrıyoruz. Sağ cenah yayınlarında sol şair yok, sol konseptli çıkan yayınlarda sağ cenah şairleri şair olarak kabul dahi görmez. Bu da şiirin içindeki en büyük tezat ve sorundur. Aslında bir bütünüz ve bütün bu ayrışımlar, fikirsel kavgalar, içsel çatışmalar, bu bütünü parçalamaktan öteye gitmiyor. Ben sağ cenahtan değilim, soldan da. Sanatımı böyle bir dayatmaya tabi tutmadım, kendi t/araf’ımda duruyorum daha çok.

 

Günümüz Edebiyatı bu bağlamda henüz gelişmemiş ve emekleyen bir çocuk gibi, büyüdükten sonra ne olacağını bilmiyorum. Henüz cumhuriyet olarak dahi çok yeniyken, hala cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin bile temelini oturtmamışken, edebiyatın geldiği noktayı ve günümüz Türk Edebiyatı’nı sorgulamak ne derece doğru bilmiyorum. Romanın tarihi nedir ki mesela Türk Edebiyatı’nda? Türk Edebiyatı hala gelenek tartışmasını aşmış değil ki. Yani adı Ahmet ya da Mehmet olan bir şairin türk şiirinde gelenek tartışmasında geleneği reddetmesini doğru bulmam. Önce ismini değiştirmeli örneğin. Beslendiğimiz ve hala, tabiri caizse üzerinden ekmek yediğimiz bir geleneğimiz var. Bu geleneği bir kenara bırakıp, yeni manifestolarla ortaya çıkmış ve kaç sene dayanacağı belli olmayan, beş-on kişinin takip ettiği edebi akımlarla Türk Edebiyatı oluşmaz ve oluşturulmaz. Geleneği bir yere koyamıyorsunuz. Bir şekilde onunla beraber bir noktaya gelmek durumundayız. Candide bu gelenekten kopuk bir çizgide değildir örneğin modern formda, Arapça, Osmanlıca ve farsça kelimelerle örülü bir şiir anlayışı hakimdir. Bundan çok fazla sıkıntı da duymuyorum. Bununla birlikte Türk Edebiyatı konusunda çok da umutsuz değilim, çünkü güzel eserler veriliyor, takip edilesi çok şair var. Sanat ve edebiyat noktasında en güzel kararı zaman verecektir şüphesiz. Kimin kalıcı olacağını kimin unutulacağını bilemeyiz. Zaman biraz da edebiyata ve sanata genel şeklini verir, kalıcı olanlar ve gidenler bağlamında. Umarız ki, kalıcı oluruz.

 

- Günümüz edebiyatı kapitalizmin kurbanı oluyor mu?

Paranın icadından önce değiş tokuş vardı. Yani aslında sistem aynı sistem, materyaller değişiyor. Para iyi midir kötü müdür? Ayrı bir tartışma konusu. Kapitalizm deyince insanların aklına her zaman kötü şeyler gelebilir. Bunu sömürü olarak kullandığınız zaman kötüdür. İdame noktasında kullandığınız zaman bir sıkıntı yoktur. Her şeyin bir bedelinin olduğuna inanıyorum, özellikle sanatsal açıdan baktığımız zaman, sanat sadece sanat değildir, eğer onu almak istiyorsanız aynı zamanda “bedel”dir. Sanatçı bu bedeli maddi-manevi öderken, onu satmanın adı kapitalizm veya kapitalizme verilmiş bir kurban olmaz, olamaz. Şu an bu röportajı yaparken, içtiğimiz çayın bedelini vereceğiz. Kimse bana şairim veya sanatçıyım diyerek bedava çay vermiyor ya da bir verir iki verir. Sonrasında bedel ödemeye mahkûmsunuz.

Diyorum ya, realist yaşıyorum hayatı. Ben iyi bir fotoğraf için, günlerimi verirken, fotoğraf makinasından, objektifine, konaklama ücretlerine kadar bir çok masrafa giriyorken örneğin bir fotoğrafı satmamın adı kapitalizm olamaz. Yani olmamalı. Durum değerlendirmesini şöyle yapmakta fayda vardır: Bir sonraki eserimi icra edebilmem için, “ederi”ne ihtiyacım vardır. Eskiden, çok eskiden kitapların arkasında “ederi 50 kuruş” yazardı veya daha az, daha çok rakamlar. Her neyse, yani bir ederi var. İyi şiir kötü şiir, iyi kitap kötü kitap tartışması yapılabilir. Sanat için de aynı şey söz konusu. Fakat, bu ederi de göz önünde bulundurmak lazım.

Tabii bunları konuşurken, “sistem”i de konuşmak gerek. Örneğin ben ajans’ta sanat yönetmeniyim, yani işim gücüm basın yayın ve görsel sanatlar üzerine. Bir kitabın maliyeti 2 lira örneğin, fakat siz bunu kitapçıdan 15 lira’ya alıyorsunuz. Yayınevi kârı, kitabevi kârı, dağıtımcı kârı vesair derken kitap sizin elinize ulaşıncaya kadar kaç kez kdv yiyor, kaç kişi üzerinden kâr yapıyor bilinmiyor. Bu sistem işleyişinin yanlışlığını da gösteriyor. Sanat ve fikir eserleri konusunda devletin ciddi adımlar atmasını beklemek gerekiyor bu durumda. Zira sizin benim kitabıma 15 lira vermenizi istemem. Çünkü ayda 5 kitap alacağınıza, iki ayda 3 kitap ancak alabilirsiniz. Sanat, edebiyat kapitalizmin kurbanı olmaz, olamaz. Burada ancak üzerinde durulması gereken konu; sistemin işleyişi ve bunun yanlışlığıdır.

Ben bir sergi açmak istesem, bir serginin bana maliyeti, yer kirası, fotoğrafların baskısı, çerçeveleri vesair derken bu rakam üç-beş bin ytl arasında. Peki sanatçı ne yapmalı?. Yani bir eserin üzerine koyacağınız yüz, ikiyüz liralık bir rakam, eseri kapitalizme kurban vermek değil, ondan sonra oluşturacağınız eserler için sanatınızı devam ettirme zorunluluğudur. Şairler ve yazarlar için de çok farklı değildir durum. Özellikle yazarak hayatını devam ettirenler için daha zordur durum, çünkü te’lif hakları çok düşük. Kitap satışları zaten az. Özellikle şiir kitaplarına yayınevleri prim vermiyor. Baskı sayıları çok az, satışları da. Yayınevleri her kitabın reklamını yapmıyor, popüler bir yazarsanız ancak bir nebze reklamınız yapılıyor bunun haricinde şair-yazar ancak kendi çevresine zar zor ulaşabiliyor. Siz de, gayet iyi niyetle kitabınızın okuyucuya ulaşmasını bekliyorsunuz!. Bununla birlikte dağıtımcılar Türkiye çapında her şiir kitabını dağıtmıyor. Ya bilindik bir yazar olacaksınız, ya da hakikaten çok sağlam bir eser ortaya koyacaksınız, ama dağıtımcılar çoğunlukla bunlardan bîhaber olduğu için şiir kitaplarının durumu şu an ne yazık ki içler acısı.

-Yakîn zamanda Mustafa Nazif okurlarını ve takipçilerini bekleyen yeni çalışmalar nelerdir?

-Mustafa Nazif’in yapacak ve verecek çok şeyi var. Öncelikle ikinci şiir kitabımın hazırlıkları bitmek üzere. 2009 yılı içerisinde kısmetse kitabevlerinde olacak. Bununla birlikte sanatsal anlamda İstanbul 2010 Kültür Başkenti bazlı 3 ayrı katalog çalışmam olacak. Kültürel ve sanatsal içerikli bu üç çalışma daha çok fotograf çekimlerime ve bu sanatın inceliklerine dair olacak. Yurtdışı bazlı bir projem var, zannedersem 6 aylık bir yurtdışı seyahati olacak. Şu an ismini veremeyeceğim 4 ayrı ülke’de yapacağım çekimler ve bu çekimlere dair bir kitap ve katalog çalışması da 2009-2010 yılı içerisende çıkması muhtemel görünüyor. Son olarak da yine 2009 yılı içerisinde yayına vermeyi düşündüğüm Fotoğraf teknikleri ile alakalı bir kitabın hazırlıkları üzerinde çalışmaktayım.

-Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

-Ben teşekkür ederim.

 
 
Yorum Yaz
  
12.05.2009
Gazeteler
12.05.2009
Dergiler
11.03.2009
KUR´AN FİHRİSTİ
30.01.2009
Vedat Aydın´la Okuma Yeri´ni konuştuk!
21.01.2009
Gazze Şarkısı: Asla teslim olmayacağız
05.01.2009
Şeyh Ahmet Yasin´in duası: ´Bu ümmet utanmaz mı?´
31.12.2008
Hz. Ali´nin Mısır Valisi Mâlik bin el-Hâris el-Eşter´e yazdığı bir mektup
25.12.2008
Kur´an- Kerim Meali
25.12.2008
Üstad Bediüzzamanın Eseri Risale-i Nur Külliyatını Okuyabilirsiniz
15.12.2008
Sanatın Kadrajındaki Bohem Manzarası ve Söz´ün Edebiyat´taki Edilgenliği Üzerine/ Mustafa Nazif
14.12.2008
Zolf bar baad - Mohsen Namjoo
04.12.2008
Muhyiddin İbnü´l Arabî´nin (560/-1165-638/1240) Hayatı ve Eserleri
17.11.2008
Doğu´dan Gelmekte Olan Bulutun, Toprağa Söz Geçirdiği Vakit (Okuma Yeri Özel)
  
  
  
 Copyright © 2008 Medkon