Merhaba   Giriş  Üye Ol Şifremi Unuttum  
          

   
Ana Sayfa
Biyografi
Şiir
Kitaplar
Söyleşiler
Kültür Sanat
Köşe Yazıları
Künye
Ziyaretçi Defteri

Doğu´dan Gelmekte Olan Bulutun, Toprağa Söz Geçirdiği Vakit (Okuma Yeri Özel) - 17.11.2008

 

Söyleşi / Mehlika Toyga  

Yerler ve gökler, adaletle ayakta durur...

Öyküleri ile kalemine aşina olduğumuz sevgili Yıldız Ramazanoğlu, Doğu üzerine yazılmış ender kitaplardan birine imza attı yakın zamanda. Doğu´yu keşfe çıkanların başında yer alan Edward Said´in Şarkiyatçılık kitabından sonra, tarihi damgalayan Doğu´yu belgeler altında toplayan mühim anekdotlar silsilesi diyebiliriz Bağdat Fragmanı için. Yazar, 2003 yılından itibaren insana dair, yeryüzündeki rahatsızlıklarına dair içinde biriktirdiklerini, Doğu´nun gerçek yüzü ile harmanlayıp, bir tarih bulvarı niteliğinde yazmış kitabını. Zamanı belgeler altına almış. Ramazanoğlu, bir teşvik üzere kitabı hazırlamaya karar vermiş.

Okuma Yeri olarak, yenilenen libâsımız ile sizlere merhaba derken, Doğu´dan gelmekte olan bulutun, toprağa söz geçirdiği vakit´te, Bağdat Fragmanı´nı tekrar konuşturduk Ramazanoğlu´nun hanesinde. Avuçlarımıza istiflenmiş toprak ile Vira Bismillah diyelim;

Tarih bazen çok hızlı hareket eder... Geçmişin müzminliğinden yola çıkarak bir geri sayım yaptığımızda, 1955 yılında, Amerika´da uygulanan ırkçılık politikasına başkaldırıp, sosyal ve politik protestonun öncüsü, Montgomery Otobüs Eylemi´nin menşei Rosa Parks´ın iç güdüsel cesaretini görmezden gelemiyoruz. Tarihin farklı yollarında, aynı çukuru kapatma derdinde olan Malcolm X ve Rachel Corrie de mücadelenin önderlerinden. Kitabınızda da sürekli mimlediğiniz, dünyanın üzerinde kara bir bulut gibi dolaşan, ırkçılık talihsizliğine sanat´ın nereden el uzatması gerekiyor? Ya da biz sanatçılar olarak yaşanan trajik boşluğu nasıl doldurabiliriz?

Açıkçası kendimi daha çok yazıcı olarak görürüm. Sanata değip değmediğini başkaları takdir eder. Sanatın dili elbette evrensel ve kuşatıcı. Gerçek anlamda sanat, hiçbir insan sesini ve yüzünü dışarıda bırakmaz. Bir insan hırsız, katil ya da başka bir mücrim olsa bile ilgiyi anlamayı dinlemeyi hakikatine eğilmeyi hak eder. Sanat yolu ile, normal hayatın akışı içinde farkedilmeyen birçok şeyi fark ettirmek, nesnelerin içinde çağıldayan varoluştan küçük de olsa bazı parçaları açığa çıkarmak, deşifre etmek mümkün. İnsanın şu dünyadaki macerasının nasıl büyük bir hikayeden koparıldığı ortada. Rumi’nin dediği gibi ayrı testilerde duran suların(sırların da diyebiliriz sanki ) testiler kırılınca birbirine karışması aynılaşması bizim nihai hakikatimiz. Bu hepimizin kalbinde yazılı olan kodlarla ilgili. Zaten bütün bu düşmanlıkların, savaşların, en temel kaynaklarından birisi insanların birbirlerini tanımaması, başka gördüğünün hakikatine eğilememesi. Bir de neye malolursa olsun sahibolma çılgınlığı. Bu gibi nedenler yüzünden işgaller ve şiddet ortaya çıkıyor. Ve bütün bu tıkanıklıklara karşı yolu açmada kör noktaları, karşılıklı iletişimsizliği kalpsizliği gidermede sanatın işlevi çok büyük. Bir kare fotoğraf, bir tablo, bir hikayecik insanın bünyesini değiştirebilir. Bu yönüyle vicdanları bilinçleri ortaklaştıran bir çaba sanat.

Mayıs 2003 Şam-Halep gezinizde, gurubun tam bir tarih ve kültür şoku yaşadığından bahsediyorsunuz. Suriyeli yazarların Aziz Nesin´den başka Türk yazar tanımamaları, entelektüel birikimin kaynağını yalnızca Batı´da aramış olmaları (ki bu bizim de en büyük kaybımız oldu), insanın baş ucunda çağlayan ırmağı görmezden gelip, öteki´nin ummanına dalmasına benziyor. Yahut güneşin nereden doğduğu ile ilgilenmeyip, batarken gittiği yeri merak eden, ironi mahfazalarıyız. Bizler her sabah başucumuzda doğan güneşi ne zaman göreceğiz? Uzayın sonsuz boşluğunda yitip gitmek uğruna, yeni gezegenler aramaktan ne zaman vazgeçeceğiz?

Bu dünyada kimseyle uzlaşmaya, başka sesleri anlayıp dinlemeye yanaşmayanlar, kibir ve azamet makamında sıkışıp insanlık sınavında başarısız olanlar başka gezegen arayışında. Amerika ele geçirmede kendini rakip tanımaz görüyor ama insani boyutta dünyanın en zayıf halkası. Susan Sonntag’ın seslenişini hiç unutmam, 11eylül hadisesinden sonra: ne olur nefret etmeyin bizden, ABD halkı gerçekleri bilmiyor, saklanıyor bizden diye. Yeni bir dünyaya taşınmak sorunları çözmez, asıl şifa yeni bir zihinsel yapılanmada. Bu gezegen kaynaklarıyla, konumuyla insana hazır ve nazır, onu her yandan kuşatacak nimetlerle dolu. Her şeyden önce selam! Demeyi bunu karşıdan beklemeden ilk biz söylemeyi bilmeliyiz. Peygamber geleneğidir selam. Mesela en başta yakın komşularımızla bile iletişimimiz yok. Şam´daki Halep´deki insanlar Türkiye´yi atlayıp Avrupa´daki aydınlar ile bir araya gelebiliyorlar. Türkiye içinde de aynı durum söz konusu, eğitimli insanlar yakından uzağa Doğu´yu görmezden gelip gözlerini Batıya dikmiş durumdalar. Bu bizi çok eksiltti fakirleştirdi ve zayıflattı. Şam’da bize Birinci Dünya Savaşından beri neden hiç gelmediniz diye sitem ettiler. Çok geç kalmıştık evet, gördük ki çok büyük bir insanlık birikimi, bir arada yaşama istenci var. Bu birikim bizim elimizin altında fakat görmüyoruz, ya da görmezden gelmemiz sağlandı bu güne kadar. Bu muhteşem gerçekliğe açıldığımızda, masalsı şehirlerle karşılaşıyor insan. Bağdat ruhu, Lübnan ruhu diyebileceğimiz dile gelmez haller var. Tarihin içinden gelip şimdi bile insanlara can veren bir hal. İstanbul’da Galata’ya inenler 120 dilde konuşan farklı insanlara rastlayabilirdi. Burada olan şey birçok İslam şehrinin aynısıydı. Geniş bir ruh hali. Şimdi ise neredeyse Türk Türk’e kalmaya çalışıyoruz. Şehirleri kuran insanların mayası neyse şehri onunla yoğuruyor. Özgüven merhamet ve adalet, bu dünyanın kimseye kalmayacağı bilinci. Haddini bilen insanların, hayata keyf alma penceresinden değil, hesap günü hüznüyle bakan şehirlilerin inşa ettiği yaşam biçimi. Böyle insanlar farklı eğilimlerden farklı inançlardan ve ırklardan insanlarla insan olmak ortak paydasında bir şeyler paylaşabilir. Bizim bu birikimimiz varken, buna yaslanmak ve bu hakikatle yola çıkmak varken, daha dar görülü sistemlere entegre olmaya çalışmamız baştanberi hataydı. İnsan hakları dediklerinde sadece benzerlerin ve aynı olanların haklarından sözedildiğini beyannameyi yazanlar da tam bilmiyordu belki. Pratiğe dökülünce iş, kendi dar zihinleriyle karşılaştılar. Yazıp çizmekle olmuyor. İyi şeyler yazılıyor ama ruhu yok. Bu ruhu da Müslümanlar üfleyiversin. Her zaman gündeme gelir ya Batıya ne verebiliriz. Veda Hutbesi’ni, Medine Vesikasını, Hılful Fudul sözleşmesini, savaş hukukumuzu verebiliriz. Şam’daki mutmain doymuş ve şükran dolu insan yüzlerini verebiliriz, Galata ruhunu, Elif harfini, Gönül kelimesini, “hamuru karılmış ve incelikle tesviye edilmiş insan” ayetini, diğergamlık diye bir şeyi... Aslında ne verebiliriz sorusu da özgüven yıkımıyla gelen bir soru. Kendimizden kuşku duymanın dışavurumu.

Kitabınızın bir bölümünde; "Kadınlar ne yapmak istiyorlar da kendilerini engellenmiş hissediyorlar?" Sorusunu yönelttiğiniz Doğu´lu kadınlardan aldığınız cevapların, elzem bir yazı oluşturacağından bahsediyorsunuz. Bunu da merak etmekteyiz fakat, aynı soruyu size yöneltsek, (hem bir öz eleştiri bâbında) sizce Dünya kadınlarının var oluş mücadelesi neleri kapsıyor, kadın son demde neyin peşinde, bir engel söz konusu mu?

-Yerler ve gökler adaletle ayakta durur. Kadınların ve erkeklerin dünyada en çok ihtiyaç duyduğu şey adalet ve ahenk. Su gibi, hava gibi... Adalet büyük bir şemsiye ve onun altında herkes kendi yerini bulur. Kadınlar, erkekler, hayvanlar, bitkiler, doğanın her bir yerine serpilmiş olan, aslında onun da bir hukuku olduğunu bilmemiz gereken taşlar dahi. Dolayısıyla baktığımızda, kadın bu bağlamda Doğu ve Batı kültüründe, tarihin içinde, vahiyle gelen bir çok hakların tarih içinde geri alındığına tanıklık etmiştir. Bunun mücadelesini vermiştir aslında. Kadınların bu arayışını bastırmak, yok saymak, bunu bir fantazi olarak değerlendirmek, hatta küçümsemek yerine, bu arayışa kulak vermek, adalet taşlarının yerine oturması açısından önemli. Bazı açılardan erkekler daha çok eziliyor yaşamın çarkları içinde. İslâm kültürü bütün sorumluluğu onlara yüklüyor gibi algılanıyor. Bu noktada eşitlikten çok hakkaniyet bize daha uygun düşen bir kavram. Yine de kadınların çok daha fazla istismar edildiğini haklarının çiğnendiğini söylemekten geri duramam doğrusu. Bütün dünyada bu konuda büyük bir zafiyet ve çürüme var. Arayışlara kulak tıkamak, insanlık boyutunda bize "görmezden gelme" suçunu işleten bir yaklaşım. Hakikati reddetmek suçtur. Bu red uçurtmanın kuyruğu gibi havaya yükseldikçe, ardı sıra kısıtlamaları, ihlâlleri, ayrımcılıkları taciz ve tecavüzleri kölelikleri bazen din kisvesi altında bile kadın ticaretini peşinden sürüklüyor.

Meryem Âman ve babasını anlattığınız bölümde, başlarına gelen onca talihsiz olaylara karşın, babanın kızına verdiği öğütler ibret verici olgunlukta. "Kendi vatanında vurulacak, kovulacak, ve susacak, bir Filistinliye biçilen rol bu. İsrail yüksek mahkemesine başvurmuşlar. Nefret duymuyorum diyor genç baba. Bir mümin olarak Allah´tan gelen bu acıyla başetmek zorunda olduğunu söylüyor. Kızına asla yürüyemeyeceğini söyleyememiş, nefret duymasın diye, bir araba kazası deyivermiş... Nefret içinde boğulmak istemiyor demek!" Diyorsunuz. Bastırılan çok duyguları var. Gözlemleriniz neticesinde, umutları dahil her alanda bastırılmış, sinidirilmeye çalışılan bu insanlar nasıl ayaktalar? Onları nefes almaya mecbur kılan nedir? (Zira böyle durumlarda intihar kaçınılmaz bir çıkış yolu.)

-Onları ayakta tutan, bütün yaşananların büyük bir göz tarafından izlendiğini bilmeleri. Herkesin sakladığı, üstünü örttüğü, Müslümanların bile duyup da keyiflerini bozmak istemediği acıların Allah tarafından duyulduğuna, nihai adaletin sonunda gerçekleşeceğine inanmaları. Bu yüzden baba kızına; sana yapılan bu kötülükleri yapanları değil de, hastanede sana iyi davranan o Yahudi hemşireyi hatırla, hayata böyle bak o hemşirenin penceresinden, diyor. Bu aslında çok büyük, herkesin başaramayacağı bir insanlık durumu. Salt imana yakışır bir yaklaşım. Ve bunun ancak nihai adaleti gözüyle görürmüş gibi algılamakla olabileceğine inanıyorum.

Dünyanın gerçek yüzünü görmek nasıl bir duygu? Şu demde bizlerin kulaklarımızı tıkadığımız, gözlerimizi bağladığımız gerçekleri siz gidip bizatihi gördünüz... O an neler hissettiniz, görmek nasıl bir şey? Bizler yalnızca duyuyoruz, buna anlam yüklememiz çok zor...

Mülteci kampları mesela. Buralara İHH’nın yardım kampanyası için gelmiştim. İsrail´in yakıp yıktığı şehirlerden kaçarak gelen insanların sığındığı cehennemler. Lübnan’daki Beddavi kampı hayata bakışımı değiştirdi diyebilirim. O kamplara gittiğiniz zaman gördüğünüz şeyler karşısında insanın vicdanı çok yara alıyor, zedeleniyor. Ve bedensel olarak da bünyenin bunu taşıması kolay değil. Beddavi’de normalde beş bin kişinin bile yaşayamayacağı yere, kırk beş bin kişi sığınmış vaziyette. Ve başınızın üzerinden yüzlerce elektrik kablosu geçiyor. Burada benim en çok dikkatimi çeken şu oldu; ne bir giyecek mağazası, ne bir kuaför, hayati anlam taşıyan hiçbir şey yok, sadece bakkal dükkânları var. Yani güzelim kardeşlerimiz yalnızca fiziki varlıklarını, şu dünyada bedenen hayatta kalmalarını sağlayacak kadar dar dar imkanlarla kampa sıkıştırılmış. Okullarda yataklar serili. Hastalar inliyor, kadınlar çaresiz, makarna kaynatıyor. Nasılsınız demenin hepimizi utanca boğduğu bir durum. Okul, eğitim, et, ekmek, asgari bir iş, bir saç tokası, defter kalem büyük bir lükse dönüşmüş. Bu çok yaralayıcı. Bütün bunların görmezden gelinmesi ve gördükten sonra insanın tekrar dönüp kendi yaşamına kaldığı yerden devam etmesi gerçekten imkânsız. Fakat gördüm ki insan en yakın dostlarına bile hissiyatını bire bir geçiremiyor. Şahit olmak tam aktarılamaz bir şey.

Yarını zincirler altında olan, gölgesi dahi dört duvarı aşamayan, çocuklar gördünüz. Özellikle Cibuti´deki ziyaretinizde, söz´e getirdiğiniz çocukların kelâmları, ufacık yüreklerindeki özgürlük nidaları... İnsanı özgürlüğünden utandırıyor. Şahsım olarak, o cümleleri okurken bu çocukların yanında olup ellerinden tutmayı diledim. Gözlerindeki dünyayı görebildiğiniz, sizi çok etkileyen bir çocuğu dinlemek istiyoruz sizden?

-Bir defasında, kız çocuklara süslü saç tokaları dağıtıyoruz. Saç tokası dediğimiz nedir ki, birer ikişer veriyoruz. Çocuk onun içinden bir tanesini alıp yanındaki arkadaşına verdi. Hepsi böyle. Hiçbir dağıtımda izdiham yaşamamak bizi ağlattı. Büyük bir sabır ve olgunlukla hatta ötekine önünde yer açarak beklemeleri... O kadar yoksullar ki, üstlerinde doğru düzgün hiçbir şey yok. Bir saat sonra yiyecek ekmekleri yok, korkunç bir açlıkla karşı karşıyalar. Teneke ev bile lüks kalır belki, paçavradan evlerin içinde yaşıyorlar. Evlerde gördüğümüz; boş bir yağ tenekesi, ortada bir iki kap kacak, yiyecek diye hiçbir şey göremiyorsunuz. O şartlar altında hiç birisinin sıradan çıkıp, yahut taşkınlık yapıp ben önce alayım gibi bir gayret içine girmemesi, çok asil, çok bilge bir şekilde haklarını beklemeleri, Allah’a bırakın küçücük bir sitemi, tersine sadakatle bağlılıkları inanılmazdı. Habeşistan kıralı Necaşi’ye gelen bu topraklara hicret eden Müslümanların devamı oldukları söyleniyor. Bu insanların kim olduklarını bilemedim. İnsanla melek arası bir yerde duruyorlar, zihnimde onların gerçekliği, çok özel ve metafizik bir yerde. İlahi bir yerden besleniyor Cibuti’nin çocukları, olağanüstüler...

Khalid Zighari ile yaptığınız bir söyleşide, 26 kez saldırıya uğradığını ve defalarca tutuklandığını söylüyor Zighari. Tüm bunlara binaen direnişçi olarak bir direnişi diri tutmaya çalıştığını, zulmü belgelemekten çekinmediğini söylüyor. Büyük cesaret örneği bu. Zulüm cesaret güdüsünü tetikliyor mu?

Belli bir dozdan sonra şiddetin aşırı derecede yükseldiği yerlerde, şiddete karşı algı ve ağrı eşiği yükseliyor sanırım. Neticede yaşananlar karşısındaki metanetleri sayısız ayette açıklandığı gibi haklı olanların iman edenlerin bu uğurda sabır içinde mücadele edenlerin nasıl kollandığıyla ilgili. Khalid örneğinde gördüğümüz gibi; O dünyanın birçok yerinden iş teklifleri almasına karşın Kudüs´te kalmayı tercih ediyor, mücadelenin içinde olmayı yeğliyor. Bütün gençliğini cezaevinde geçirmiş, defalarca vurulup, ölümcül suikastlerden kurtuluşu da Allah´ın onu Kudüs için saklamış olduğunu gösteriyor. Çünkü o, bu oylumlu cihad içinde çok özel bir kişi olduğunun seçilmiş olduğunun bilincinde. Mücadelesini son harfine kadar yaşamak, ülkesini savunmak ve hakkı olanı almak zorunda hissediyor kendini. Kendisi almasa bile gelecek kuşaklara hakkının takipçisi olma bilincini vermek için yaşıyor. Olağanüstü bir insan, İstanbul’da buluştuk geçenlerde. Yeri geldikçe toplantılarımıza davet etmeli, fotoğraflarını sergilemeli, desteklemeliyiz. Filistin’de hiçbir şey olağan değil. Aslında bizim baktığımız yerden kanıksandı olanlar ama orada an be an kanıyor hayat. Küçük çıkarlara gömülü, akmayan başkasını görmeyen hayat çürütüyor insanı. Yarınımız, geleceğimiz, çocuklarımız, mutlu yuvamız, hep bu çember içindeyiz. Çeperlerimizi kırmak zorundayız. Yapılacak bir şey varsa o gün şimdi. Ne güne saklıyoruz ki kendimizi. Gazze için neden manşetler atılmıyor, sesler yükselmiyor. Yoksa bizim için de mi onlar artık “değersiz kurbanlar”. Sessizliğimizle bir kez daha vuruyoruz kardeşlerimizi. Sahar Khalifa’nın Kudüs Güncesi’nde “bizi fantomlar değil Araplar vurdu” dediği gibi Batılı zalimlerle el birliği içinde arkadan vuruyoruz onları.

Irak´ın hâl-i pür melâlinden bahsederken, "İnsanların yüzü yok, ismi yok!" Diyor, hiçlik kuyusuna atılan binlerce insandan söz ediyorsunuz. Diğer yandan özgürleştirilmiş Iraklı kadınlara, insan hakları haftasında söylenen; "Okulu unut, kocanı unut, oğlunu unut, onurunu ve benliğini unut, bedenini hazır tut saldırılara!" Sözcükleri, bize bu tragedyanın, çocuklar ve kadınlar üzerinden işlendiğini gösteriyor. Peki kadınlar ne yapıyor? Onların seslerinden birkaç örnek verseniz?

Müslüman kadınlar Irak´ta örgütlenmeye çalışıyorlar. Özellikle yetimlere sahip çıkma noktasında gayretliler. İstanbul´da onlardan bir grup kadınla çok özel bir görüşme yapmıştık, bize inanılmaz şeyler anlattılar. Beş milyon yetim var. Milyonlarca insan ya kayboldu, ya cezaevlerinde yok edildiler. Bu büyük kıyım içindeki topluma sahip çıkıp, ahlâki değerlerin bu kargaşada yozlaşmasına müsaade etmemek için çabalıyorlar. Hatta yetimlere bakmakta olan sahip çıkmaya çalışan ablalar, kardeşler ve teyzeleri göz önünde bulundurup onları da eğitime ve rehabilitasyona tabi tutmak için uğraşıyorlar. Beni en çok acıtan şu oldu; cezaevlerinde kaybolup giden, evlerinden alınıp götürülmüş binlerce kadın var, bu kadınları aramak için gerekli bir kuruş paraları bile olmadığı için, aileler gidip eşini, kızını arayamıyor, çünkü vasıtaya binecek paraları bile yok. Oradaki dram çok ağır. Anlatılan şeylerden bir tanesi çok içimi acıtmıştı; Burası petrol ülkelerinden bir tanesi iken, şu an insanlara bir tek gram petrol verilmiyor. Bütün kışı soğukta titreyerek geçiriyorlar ve insanlar bir litre petrol almak için saatlerce kuyrukta bekletiliyor. O zengin Bağdat´ın bütün gelirlerine, yer altı yer üstü zenginliklerine, hepsine Amerikan şirketleri ve onların müttefikleri tarafından el konulmuş vaziyette. Buna karşın dünyada büyük bir sağırlık ve duyarsızlık var. Komşuları olarak bizde de büyük eksiklik mevcut. Onlardan haber almak, bilgilenmek için en ufak bir çabamız yok. Dünya ajanslarından geçen yanlı küçük haberler dışında oranın günlük yaşantısına dair ufacık bir bilgi dahi alamıyoruz. Biraz ilgilenince anlıyoruz ki orada yaşanan gerçeklik, bizim aklımızın sınırlarını zorlayan boyutta. Bu sadece petrol meselesi de değil, inanılmaz cahil insanlar tarafından gerçekleştirilen bir imha hareketi. Oysa oradaki birikim, insanlığın ortak birikimi. Amerikalılar ve öteki zavallılar orayı imha ediyorlarsa bilsinler ki aslında kendilerine de ait olan bir birikimi ayaklar altında çiğniyorlar. İslâm öncesinin de birikimi orada, binlerce yıllık eserler, kaynaklar mevcut. Gezegendeki varoluşumuza dair bilgiler yokoluyor. Bu, onların çocuklarına dönüp bumerang gibi onları da vuracak olan bir kötülük.

Işık, şu an nereden yükseliyor?

Ben ışığa kesinlikle yer izafe edilmesini uygun görmüyorum aslında, ışık gezegenin her tarafından parçalar halinden yükseliyor. Bunların hepsinin bir araya gelip, meş´aleye dönüşmesi lazım. Ancak şu an aynen bir tesbihin dağılması gibi, bütün hikmet, güzellik, insani boyut, bir arada yaşama istenci, adalet aşkı ve arayışı, insanın bu güne kadar üretmiş olduğu yol ve yordam dünyanın her tarafına dağılmış vaziyette. Ben tek tek insanları çok önemsiyorum, illa kitlelerden söz etmek gerekmiyor. Bir bakıyorsunuz İsveç´te bir adam, Cibuti´de bir kadın, Beyrut’ta bir imam Erzurum’da bir sûfi derken faziletli insanlardan bir görünmez zincir oluşuyor. Dünyanın dört tarafında o iyi ruh, hak ve adalet duygusu gelişmiş insan ruhu üflendiği gibi mevcut. En çok da bütün inançlara saygı duyan içinde hepsinin hedeflediği sekineti barındıran Müslüman kalp ve bilince misyon yüklüyorum. Fakat Müslümanlarda da iyilik salgını yaratacak kesik kesik heceler var var olmasına ama, kötülükleri, yanlışlıkları hızla ayıklama melekesi zayıf olduğundan hecelerden herkesi kuşatacak bir cümle kurulabilmiş değiliz henüz. Bu küçük küçük ışıkların birikip, bir yerde toplanacağına inanıyorum ben, gezegenin bir kuytusunda. Ve buranın neresi olacağı umurumda değil. Doğu olabilir, Batı olabilir, Afrika olabilir, her yerden bu meş´ale yükselebilir. Yöne değil sahih yola bakmak lazım. Hak ediş meselesidir bu.

Beyaz adamın insanlık krizi tuttuğu vakit, bir imha´niyetle karşı karşıya kalıyor dünya. Ama ne siyasi ne de fikri olarak güçlü bir liderlikten henüz yoksun İslâm dünyası. İnsanlığın yüreğine su serpecek güçlü ve kapsayıcı söz üretilemiyor. Neden?

Üretilemiyor, çünkü İslâm adına konuşan insanlar zaaflarla dolu. Müptezelliğe her türlü alçaklığa bile İslami kılıf uydurmaya çalışan insanların İslam adına iş gördükleri bir Türkiye’de yaşıyoruz örneğin. Yolumuzu açacak bedel ödeyecek serdengeçti mütekamil insanlar çok az. Büyük görünenlerin küçük hedefleri yeni kuşakları da baştan çürütüyor. Yine de gençlere güveniyorum ben. Allah onları bizim gibilere rağmen güvercin gibi besliyor. Tüm insanlığı içine almayan, hatta Müslümanların bile büyük bir kısmını dışarıda bırakan, dar vizyonlardan kendi dar alanlarından çıkamadığı halde gürültülü iddialarla zihin oluşturmaya çıkmış insanlarla bir yol alamayız. O yüzden mümkün olduğu kadar İslâm´ı en geniş manada anlamış, içselleştirmiş ve hayatı bu bilincin içinden süzülüp gelen insanları arayıp bulmalı hatta kendimiz “o insan” olmaya çalışmalıyız.

Türkiye’de edebiyat denildiği zaman, akla ilk gelen isimler; şuan hayatta olmayan merhum yazarlardır. Onların eserleri ile büyüyen bir gençlik oluştu. Bu olağan bir durum. Yalnız Türk Edebiyatı yeni romancılar ve hikâyeciler çıkarmıyor mu? Gençler neden yeniyi bilmiyorlar? İkinci yeni doyuruyor mu edebiyat dünyamızı?

Ben edebiyata yeni, eski olarak bakmıyorum. Ancak son on senede edebiyatta büyük mesafe katettiğimize inanıyorum. Genelde beslenme kaynaklarımız hep Batılı kaynaklar, Batılı baş yapıtlar olduğu için, onlardaki anlam dünyasındaki boşluklar, hiçlik duygusu, bu nihilist biraz hedonist yaklaşımlar bizim edebiyatımızı da etkiliyor. O açıdan biraz hayıflanıyorum. Kendi kaynaklarımız ile karşılaşmalardan daha gür, akışkan, çağıldayan şeyler çıkıyor ortaya, daha ümitvar ve anlam dünyamızı zenginleştiren... Bu konuda zayıf olduğumuzu düşünüyorum. Ne zaman ki hayata özgüvenle bakıp, değerlerimizi malzeme olarak görmekten vazgeçip içerden ve yürekten yazarız, işte oradan önemli şeyler çıkabilir. Bu yönde bir eğilim de görmüyor değilim, zihinlerin berraklaşma süreci içinde olduğumuzu düşünüyorum.

Herkes edebiyata muhtaç mı?

Edebiyat yaşadığımız toplumu, dönemi, hayatı daha anlamlı kılıyor, derinlemesine kavramamızı sağlıyor. Yaşadığımız şeylere, nasıl yaşadığımıza dair bir üst bakış, üst bilinç getiriyor. Misal : edebiyatla ilgilenmiş olsa siyasilerimiz, ben dünyanın çok daha farklı bir yöne gideceğini, daha aydınlık olacağını düşünüyorum. Kitleler halinde algılanıyor insan, edebiyat tek tek insanları binbir boyutuyla gösteriyor bize. Onların beklentilerini, acılarını hissedebilir, yahut alınan bir siyasi karar neticesinde odaların içlerinde insan yüzlerinde bunu neye yol açtığını daha iyi anlayabilirsiniz. Sanatla, edebiyatla ilişkisi olmayan siyasiler birde bakıyorsunuz insanları güruh şeklinde algılıyor. Alınan kararların, yapılan hukukî düzenlemelerin nelere yol açtığıyla hiç ilgilenmiyorlar. Birçok alanda bu böyle, ekonomik-teorik toplumsal kararlar, başörtüsü yasakları… Bilseler ki bu kötülükler her insanda nasıl fırtınalar estiriyor, hiç değilse bazıları çok daha farklı düşünebilirler. Edebiyata neredeyse kutsiyet atfetmenin manası yok, ama varoluşu derinleştirdiği kesin. Okuduğumuz insan öyküleri ve şiirler olmasaydı hayata şimdikinden farklı bakar mıydık? Bunu düşünmek lazım. Yine de olmazsa olmaz diyemem. Çünkü bir tek roman okumamış ama insan-ı kâmil olan dostlarım var.

Son olarak, kısaca okuma yeri hakkındaki düşüncelerinizi almak istiyoruz? Okuma Yeri´nin yaşamınızdaki yeri nedir?

Her gün bakarım. Bu ihtiyacı duyuyorum. Temiz bir kaynaktan akıyor...

Teşekkürler...

 

 
 
Yorum Yaz
  
12.05.2009
Gazeteler
12.05.2009
Dergiler
11.03.2009
KUR´AN FİHRİSTİ
30.01.2009
Vedat Aydın´la Okuma Yeri´ni konuştuk!
21.01.2009
Gazze Şarkısı: Asla teslim olmayacağız
05.01.2009
Şeyh Ahmet Yasin´in duası: ´Bu ümmet utanmaz mı?´
31.12.2008
Hz. Ali´nin Mısır Valisi Mâlik bin el-Hâris el-Eşter´e yazdığı bir mektup
25.12.2008
Kur´an- Kerim Meali
25.12.2008
Üstad Bediüzzamanın Eseri Risale-i Nur Külliyatını Okuyabilirsiniz
15.12.2008
Sanatın Kadrajındaki Bohem Manzarası ve Söz´ün Edebiyat´taki Edilgenliği Üzerine/ Mustafa Nazif
14.12.2008
Zolf bar baad - Mohsen Namjoo
04.12.2008
Muhyiddin İbnü´l Arabî´nin (560/-1165-638/1240) Hayatı ve Eserleri
17.11.2008
Doğu´dan Gelmekte Olan Bulutun, Toprağa Söz Geçirdiği Vakit (Okuma Yeri Özel)
  
  
  
 Copyright © 2008 Medkon