Merhaba   Giriş  Üye Ol Şifremi Unuttum  
          

   
Ana Sayfa
Biyografi
Şiir
Kitaplar
Söyleşiler
Kültür Sanat
Köşe Yazıları
Künye
Ziyaretçi Defteri

Ahmet Taşgetiren
Ordunun güven kaybı 27.01.2010
A&G´nin yöneticisi Adil Gür, Türk Silahlı Kuvvetleri´ne olan güvenin yüzde 63.4´e düştüğünü açıklamış.

TSK adına yapılan açıklamalarda "asimetrik psikolojik harekâtla karşı karşıya" tepkisinin sık sık gösterilmesi de "kamuoyu nezdinde yıpranma" kaygılarından kaynaklanıyor olmalı.

Acaba bu kamuoyu yoklamalarında soru nasıl soruluyordur?

Mesela;

- Türk Silahlı Kuvvetleri´ne (Orduya) güveniyor musunuz, şeklinde mi?

Eğer soru böyle soruluyorsa, doğrusu, yüzde 36.7´lik bir toplum kesiminin, "Güvenmiyorum" cevabını vermesi çok dramatik bir durumdur.

İlk akla gelen soru şudur:

Bu ülkenin insanı neden kendisini korumakla yükümlü olan bir kuruma "Güvenmiyorum" der ki? Böyle bir duygu, sadece, medyanın kampanyalarıyla oluşur mu? Kaldı ki, medya da kamuoyu nezdinde çok güven verici bir kurum olarak görünmüyor.

Kendimden örnek vereyim.

Balyoz Planı´nda ben, ilk der-dest edilecekler arasında sayılıyorum.

Demek ki, o planın kurucuları beni "düşman" olarak görmüş. Benim gibi böyle daha 35 kişi var. Bir grup da "faydalanılacaklar" listesinde yer almış. "Faydalanılacaklar" listesinde yer alanlar, gerçekten onlara fayda sağlar mı, bu tartışılabilir. Ama TSK bünyesinde böyle bir tasnif yapıldığını en azından "akreditasyon" uygulamasından anlıyoruz. Ben bugüne kadar, akreditasyon listesine de girememiş insanlardanım. Bizim listeden bir kısım arkadaşımız, sonraları, akredite oldular. Nasıl, niye oldular, bilemem.

Acaba ben "Orduya güven duyuyor musun" diye bir soru ile karşılaşsam nasıl cevap verirdim?

Açık söylüyorum, cevabım refleks olarak "Hayır güvenmiyorum" olmazdı.

Çünkü bütün bir kurumu, güvensizliğe hedef kılmayı doğru bulmam.

Ama TSK adına üstlenilen kimi misyonların da asla sağlıklı olmadığını düşünüyorum.

O misyon, açık: TSK´nın kendisini, sistemin en üst koruyucu kurumu olarak görmesi ve "Memleket elde gidiyor" değerlendirmesi yapıp, müdahale etmesi...

Bu misyon, orduyu millet iradesi ile karşı karşıya getiriyor.

Askeri müdahaleler ne kadar, milletin çağrısı üzerine yapılıyor iddiası ile yapılsa dahi, milletin bu müdahaleleri onaylamadığı kesin.

Yapılan tüm kamuoyu yoklamalarında toplumun yüzde 80´i, darbelere karşı çıkıyor.

Zaten, müdahale mantığının özünde "halka rağmen" eğilimi hakim.

Bu duruş, TSK ile halk ilişkisinde başlı başına sorun teşkil ediyor.

Oysa TSK kendisini "milli ordu" olarak tanımlamakta hassasiyet gösteriyor.

Yani millet ortalamasını yansıtan ordu demek bu.

O zaman, milletle ordu ilişkisinde, sorun niteliği taşıyan alanlar ortadan kalkmalı.

Nasıl olacak bu?

Milleti, silahla terbiye ederek mi, yoksa milletle olan görüş ayrılığını, en aza indirgeyerek ve daha ötede, "millet iradesine sonsuz saygı" ilkesine bağlı kalarak mı?

TSK´nın sistem içindeki konumu, demokrasiyle çelişir durumda.

Bu hem teorik planda böyle hem uygulamada böyle...

Demokrasi ise, millet iradesinin belirleyici olması anlamına geliyor.

Bu sorun kalkmadan, TSK´nın tartışılması da önlenemez, bu tartışma sürecinin TSK´yı yıpratması da önlenemez.

Genelkurmay Başkanı Başbuğ, "´Allah Allah´ diye askerine hücum ettiren bir ordu nasıl Allah´ın evine karşı sabotaj düşünür. Vicdansızlıktır. Bunları lanetliyorum" dedi. "Ordunun da bir sabrı var" dedi.

Darbe iddiaları ile ilgili olarak önce "Bunlardan hicap duyuyoruz" dedi, "seçimle gelenin seçimle gitmesi" çerçevesinde demokratik sisteme sadık olduklarını ifade etti, sonra da anti demokratik girişimler noktasında "Ordunun bütününü itham edenler"i suçladı.

Bunlar, doğru hassasiyetler.

Ancak yine bunlar, TSK´nın, yasalar zemininde sistem üzerindeki derin vesayetini ortadan kaldırmıyor.

Maalesef uygulama da TSK´nın, demokrasiye müdahale gibi bir geçmişi bulunduğunu ortaya koyuyor.

Artık bu dönem sona erdi mi? Nasıl erdi?

Burada önemli soru, TSK´nın halen İç Hizmet Kanunu 35´inci maddeyi nasıl yorumladığıdır.

Buradaki "Cumhuriyet´i koruma kollama görevi" eğer hâlâ, re´sen müdahale edebilme tarzında yorumlanıyorsa, "seçimle gelenin seçimle gideceği" söylemini ihtiyatla karşılamak gerekiyor.

Onun için, şu anda TSK, "demokratik duyarlılık" vurgusu çerçevesinde, Cumhuriyeti koruma kollama görevinin sivil iradenin inisiyatifi içinde gerçekleşmesi yolunda bir yasal değişiklik talebini ortaya koymalıdır. Bu her şeye en iyi cevap olacaktır. 

Bugün

Yorum Yaz
  
  
 07.09.2010CHP zenginler, fakirler
 03.09.2010"Adamsan" üslubu
 01.09.2010Başörtüsü rehine mi?
 31.08.2010Asıl mücadele arka bahçe için...
 27.08.2010Kılıçdaroğlu gerçekte nedir?
First
Prev
Sayfa 1 / 52
Next
Last
Yazarlar

Ahmet Taşgetiren
Ali Bulaç
Ali Haydar Haksal
Cihan Aktaş
Fatma K. Barbarosoğlu
Hakan Albayrak
Ömer Lekesiz
Rasim Özdenören
Sibel Eraslan
Vedat Aydın
Yasin Aktay
Yıldız Ramazanoğlu
Yunus Emre Tozal

 


  
 Copyright © 2008 Medkon