Merhaba   Giriş  Üye Ol Şifremi Unuttum  
          

   
Ana Sayfa
Biyografi
Şiir
Kitaplar
Söyleşiler
Kültür Sanat
Köşe Yazıları
Künye
Ziyaretçi Defteri
 
 
Çöl / Deniz Hz. Hatice

 -  


Hatice, Sibel’in anlatımında kalbi Resul’ün evi olan kadın. Elçi için aşkın hem imkânı hem de mekânı. Hatice Resulullah’ın eşi, evi, sığınağı. Hatice, Muhammed (a.s.)’la evlendiği sırada ticaretle iştigal eden bağımsız bir kadındır. “Cahiliye” diye isimlendirdiğimiz, kadınlara hiç değer verilmeyen bir toplumda bir kadın nasıl bu denli güçlü olabilir? Sibel kitabında bu sorunun cevabını arıyor. Bir bakıma kutsallık adına soyutlaşmasına izin verilen kişilikler ve olgular hakiki yüzleri ve ifadeleriyle görünüyor bize Çöl-Deniz ’in sayfaları akıp giderken. Yazarın suskunluk, konuşmak, uyku, uyanıklık, rüya, aşk gibi kelime ve kavramlar üzerinden ürettiği güçlü metaforlar bizi Hatice’ye yakınlaştıran yolun yapıtaşlarına dönüşüyor. Gecenin bir vaktinde iki kadını, küçük oğlu birdenbire ateşlendiği için paniğe kapılarak bir hekim arayışına düşen Hatice ile çocuklarının dadısı Meysere’yi şehrin uzak bir semtine giderken gözlerimizin önüne getirebiliyoruz. Aradan asırlar geçse de gece karanlığının kadınlara yönelik tehdidinde bir eksilme olmadığını düşündürtüyor bize bu sahne.
Göçün ve Kentin İktidarı / Milli Görüş’ten Muhafazakar Demokrasi’ye Ak Parti

 -  


Ali Bulaç’ın “Göçün ve Kentin İktidarı / Milli Görüş’ten Muhafazakar Demokrasi’ye Ak Parti” isimli kitabı çıktı. 27 bölümden oluşan bu kitap “sülasiye” yada üçleme adı verilen üç aşamalı çalışmanın ikinci halkasını oluşturuyor. Çalışma temelde “İslamcıların Üç Nesli” olarak düşünülmüş. İlk nesil 1856-1924, ikinci nesil 1950-1997, üçüncü nesil 1997 ve sonraki politik ve toplumsal gelişmelerin aktörlerinden ibarettir. Yazar yaşananları analiz ederken şöyle bir genel tasvir sunuyor: “19. yüzyıldan itibaren Müslüman dünyanın yaşadığı tecrübe çok yönlü olarak ele alınmayı hak ediyor. 19. yüzyıl Batı’nın tarihe ve dünyaya hükümranlığını ilan ettiği, İslam dünyasının yenilgiyi kabul ettiği bir zaman dilimidir. İlk ciddi belirtiler 18. yüzyılda başlamış olsa bile, ağır yenilgiler, trajik olaylar bu tarihten sonra birbirini takip etti. 20. yüzyılın ikinci çeyreğine gelindiğinde İslam dünyasının neredeyse yüzde 80’i Batılı devletlerin sömürgesi haline gelmişti. Sömürge olmayan Türkiye’de ise tek parti, İran’da Pehlevi hanedanı dönemi başlamıştı. Batı’nın hegomonik gücüne karşı bir direnç ve alternatif oluşturma iddiasıyla 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış bulunan İslamcılık ‘fetret dönemi’ne girmiş bulunuyordu.
Arada Kalmış Tebessüm

 -  


Romanda, kuşak ve sınıf farklılıkları gerçeğin ta kendisidir. Bütün kavgalar bundan doğsa da, (Eski Yunan’daki sınıf kavgalarını hatırlayalım. Ancak doğrulara da bu yolla gidilir. Ya da kavgasızca kabullenilmek suretiyle. Kimse kimseyle aynı olamaz, olmamalı).”Ben bireye önem verdiğimden kişilerin kitleler halindeki benzerliğini yadırgarım,” diyen Sevinç Çokum, insanın kendi bilgisi ve yeteneğiyle ortaya çıkabileceğinin/çıkması gerektiğinin altını özellikle çiziyor. Arada Kalmış Tebessüm, Sevinç Çokum’un önceki romanlarına göre daha “iç”e doğru giden bir eser olarak dikkat çekiyor. (İç’e yolculuk yazarı daha da çoğaltıyor. Bu yolculukta Arada Kalmış Tebessüm’den sonraki durağı çok çok merak ettiğimi belirtmeliyim) Modern Türk romanında farklılıklar yapmağa, insanı düşünmeğe zorlayan yüreklere değen bir roman olarak kütüphanemizdeki yerini çoktan alan bu eser Sevinç Çokum romancılığının da zirvesini teşkil ediyor.
Kent Dindarlığı

 -  


kent dindarını özet olarak, herhangi bir inancın ulviyetinden ya da toplumda karşılığından dolayı kendine kimlik çıkarmaya soyunmadan, dinden çıkar beklemeyen, inancını kendi ulviyeti açısından kişiselleştirerek yaşayan bireyler olarak tanımlayabiliriz. Altan’ın tabiriyle dinin insan için, insanın hakikat arayışı için var olduğunu unutmadan, geniş bir algılamayla insanın aklını, düşüncesini, ufkunu ve faaliyetini ön planda tutan, inancı tek egemen olarak görmeyen bir anlayıştır. Din üzerinden çıkar elde etmeye çalışmayan bir insan, hayatla ilişkilerinde de dini ön plana çıkarmayacaktır. ‘Cami-kışla’ ikileminde örselenen toplumun normalleşmesini sağlayacak vasıfların kazanılmasında kent dindarlığına duyulan ihtiyaç, birlik ve beraberlik içinde yaşanılması gereken medeniyetimizin toprağın altında bulunan katman katman zenginliklerini gün ışığına çıkarması, Şeyh Galip’i, Hüsn ü Aşk’ı ya da diğer yitirdiğimiz değerleri anlamamızı öngörüyor. Kendimizi, toplumu ve geleceği inşa etmemiz açısından önemli bir zeminde ele alınması, tartışılması, topluma ayna tutarak sorgulanması gerekiyor.
Paylaşılamayan Topraklar

 -  


“PAYLAŞILAMAYAN TOPRAKLAR”ı karın yağdığı bir gün, sobanın çıtır çıtır yanarak ısıttığı bir mekânda okudum. Sayfaların arasına kendimi gömmüş vaziyette cümleleri takip ederken, zihnim, çocukluğumda dedemin anlattıklarını yeniden yâdıma getiriyordu. “Doğunun Kurtuluşu” sırasında henüz daha on sekiz yaşını sürerken, Ermeni işgalcilerin sürülüp çıkarıldığı günlere dair anlattıkları zihnimde yeniden canlandı. Erzurum’da başlayıp, Erivan’a uzanan ve daha sonra Bayburt’ta, daha başka yerlerde devam edip, yine Erzurum’un, sonrasında da şu an elimizde olan toprakların bulunduğu son noktanın kurtarılmasıyla son bulan romanda; yer yer hoşa giden bilinçli tekrarlar olmasına rağmen, bazı yerlerde bunun sıkıcı bir hâl aldığını söyleyebiliriz.
First
Prev
Sayfa 1 / 16
Next
Last
  
 Copyright © 2008 Medkon