No data to display
 
 
Ben Bilâl

 -  


İslam’ın ilk müezzininin anlatıldığı kitabın yazarı tanıdık bir yüz. Çağrı ve Çöl Aslanı gibi yakından bildiğimiz filmlerin senaristlerinden H.A.L. Craig. Çok akıcı ve samimi bir üslupla kaleme alınan eser bir solukta okunuyor. Etiyopyalı bir köle olan Bilâl’in pazarlarda alınıp satılan bir köle iken, Peygamber Efendimizin (s.a.v) tevhid mücadelesinin ilk halkasına katılarak büyük işkence ve ıstıraplar yaşayan ve tüm zamanların en cömert insanı Ebu Bekir’in Ümeyye’den satın alarak özgürlüğüne kavuşturduğu Bilâl’in öyküsü. Nelere şahit olmaz ki bu asil insan. Elleri kuruyasıca Ebu Cehil tarafından Sümeyye’nin vücuduna isabet eden mızrağa, annesinin gözleri önünde şehadetine tanık olan Ammar’ın amansız işkencelerine, çöl aslanı Hamza’nın kalbine saplanan mızrağa, kendi çıplak vücuduna konan kızgın taşlara, Hicret’e ve nihayet Efendimizin Hz. Aişe’nin dizinde vefat anına kadar tüm yaşanmışlıklara…
Hınıs'ın Eğmeleri

 -  


Hınıs’ın Eğmeleri, kitapta alt başlık olarak da belirtildiği gibi bir araştırma kitabı. Hınıs’ın geleneklerini, halk oyunlarını, hikâye ve seyirlik oyunlarını, türkülerini, manilerini, atasözlerini, bilmecelerini, şiirlerini, yöresel giysilerini, yemeklerini, ziyaret ve türbelerini, düğünlerini, tarihi eserlerini, kısaca Hınıs’ın kültürüne dair birikimi geniş bir yelpazede ele alarak incelenmektedir. Yazar Önsöz’de kitabın amacını şu sözlerle dile getiriyor: “Bu Kitap, Hınıs’ın geçmişinden bugüne tarihini, çeşitli sanat etkinliklerini (fikir, sanat, edebiyat), gelenek ve göreneklerini, gezilip görülmeye değer yerlerini tanıtmak amacıyla oluşturulmuştur.” Bir kültürün gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarılabilmesi için sözlü geleneğin yeterli olmadığı bilinmektedir. Bu bakımdan yazılı kaynakların bu manada ne kadar önemi haiz olduğu unutulmamalıdır. Cemalettin Güzelbaba’nın çalışması da Hınıs kültürünün gelecek nesillere aktarılması konusunda büyük bir işlev görecektir. Yazarımızın da belirttiği gibi, bu kitabı müteakip yeni araştırmacıların daha fazla çalışma yaparak, kültürümüzün unutulmaya yüz tutmuş yönlerini bulup gün yüzüne çıkarmaları gerekir.
Hafız Divanı

 -  


Hayat hikâyesiyle alakalı maalesef detaylı bilgiye sahip olamadığımız Hafız-ı Şirazi ya da tam adıyla Şemseddin Muhammed Hâce Hafız-ı Şirazi’nin 1326-1390 yılları arasında yaşadığı varsayılmaktadır. Hayatı hakkındaki en detaylı bilgi dostu Muhammed Gülendam’ın, Hafız’ın ölümünden sonra derlediği Divan’ının başında yer alan mukaddimedir. Buradan ve tezkirelerde bahsedilen bilgilerden hareketle hakkında şu bilgilere ulaşmak mümkündür. Hafız’ın baba tarafı İsfahan’dan gelerek Şiraz’a yerleşmiştir. İki kardeşi vardır ve bunların en küçüğü Hafız’dır. Babasının vefatından sonra kardeşleri Şiraz’dan ayrılmıştır ama o annesiyle birlikte Şiraz’da yaşamına devam etmiştir. O günlerde çok fazla sıkıntı çektiğinden maişetini kazanmak için hamurkarlık yapmıştır. Vakit buldukça civardaki okullardan eğitim almıştır ve zaman içinde Kuran-ı Kerim’in tamamını ezberleyerek “hafız” olmuştur ve bundan sonra kendisine hep bu şekilde hitap edilmiştir.
Mefâtîhu’l-İ’câz fi Şerhi Gülşen-i Râz

 -  


Gülşen-i Râz, tasavvuf nazariyeleri ve sûfiyâne aşkın mahiyeti ile; sûfîlerin, maddî mefhumlara delâlet eden kelimelerden (kaş, göz, yüz, ben vs.) ne anladıklarına dair yazılmış eserlerin başında gelmektedir. Müellif, eserin ilk kısımlarında daha çok bir âlim kimliğini taşır, sûfiyâne aşk ve onunla ilgili hususlardan bahsetmeye başlayınca şairlik yeteneği ortaya çıkar. Şebüsterî’nin sanat ve düşüncesi üzerinde Muhyiddîn İbn Arabî ile birlikte, kendisinin çok takdir ettiği Feridüddin-i Attâr ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin etkisi de görülmektedir. Tasavvufi aşkı, özellikle tasavvufî mecazları ve sûfîlerin bu me­cazlardan kastettikleri manâları anlamak için Gülşen-i Râz, başvurulması gereken en önem­li kitaptır. Gülşen-i Râz, yazıldığı tarihten itibaren vahdet-i vücûdu anlatan ve me­cazları yorumlayan müelliflerin Kur’an, hadis ve Mesnevî’den sonra başvurduk­ları ana eser olmuş, birçok kişi tarafın­dan şerhedilmiştir.
Keje -bir gecede büyümek-

 -  


-Bazen böyle bir umut oluyor. Kemal Burkay’ın unutulmaz şiirindeki ‘Belki şehre bir film gelir’ dizesi gibi. Hepimizde bir umut oluyor ve eminim çocuklarda o umudun kırıntılarını hissediyorlar. Sonra Uludere gibi bir facia yaşanıyor ve umut yeniden kırılıyor. Ve o umudun tekrar kırılması daha da kötü bir şey. Ama ben umudu tamamen yitme taraftarı değilim. Bu meselenin böyle gitmeyeceği, bu acının böyle hep böyle yakıcı devam etmeyeceği açık. Bunun yolu da empati duygusunun gelişmesiyle mümkün. Ve biz bunu yavaş görüyoruz. Ancak Uludere’de bu sınavı geçemedik. Eğer Uludere sınavı başarıyla geçilmiş olsaydı –acıların tamamen sahiplenilmesi anlamında- bu işimizi daha kolaylaştırırdı.
First
Prev
Sayfa 1 / 39
Next
Last
Copyright © 2008-2011 OkumaYeri | Künye