Merhaba   Giriş  Üye Ol Şifremi Unuttum  
          

   
Ana Sayfa
Biyografi
Şiir
Kitaplar
Söyleşiler
Kültür Sanat
Köşe Yazıları
Künye
Ziyaretçi Defteri
 
 
Ejderha ve Kelebek

 -  


Her harfe dair kelimeler seçmiş Ali Ural... (Onun seçtiğini zannetmiyorum, sebebini sonra konuşuruz, vakit kalırsa) A’dan Z’ye tam kırk dokuz öykü ile kurmuş sözlüğünü... Aslında öykü yerine, modern zaman menkıbeleri demek belki daha doğru olur. İnsanlığın belleğinde mitolojiden masala, efsaneden şiire, hadis külliyatından tefsirlere, Şark’tan Garb’a kadar ne kadar etkileyici metin, kalıcı söz varsa, nerdeyse hemen hepsinin rüzgarları esiyor bu menkıbelerden... Şaşırtıcı olması ise, mesela Hemingway ile Sadi’nin, Chuang Tzu ile Niyazi Mısri’nin, Ural sözlüğünde yan yana akabilmesi... Bunun için dile ve düş gücüne dair ciddi geleneksel mirasın yanı sıra, şikâyetlerden kurtulmuş bir özgüven de gerekiyor kuşkusuz. Doğu-Batı karşılaşmasında çoğu kez Doğu’nun mağlubiyetiyle neticelenen o klişenin, o uğursuz ezberin bizde açtığı başedilemez yenilgi komplekslerine verilmiş çok güzel bir cevaptır bu kitap... Hoş, “cevap vermek” gibi bir kaygısı yok. Daha çok cevap arayan, anahtar peşinde koşan bir kitap Ural’ınki... Kitapta “Karahisarî Besmele”sine yapılan atıf, bir anafikir gibi aslında. Hiçbir harfinin diğerinden ayrı ve bağlantısız olarak yazılmadığı bu orijinal besmele yazısı; tevhidin ve aşk bağlamında vahdaniyetin bir tür mührüne dönüşüyor...
Darbe Yargısının Sonu

 -  


Türkiye demokratikleşmesinde en temel sorunlardan birisi, Osman Can’a göre hukukçuların topluma yabancılaşmış olmasıdır. Türkiye’de Anayasalarla birlikte kanunlara baktığımızda mevzuatın % 80’inin darbeciler tarafından hazırlandığı gerçeği ortadayken... Kuvvetler ayrılığı söyleminde, yargıya la’yüsel ve kontrolsüz olarak tanınmış kutsallık, Yargıçlar Diktatoryasına uzanan maceramızda önemli bir tesbittir... “Halk bilmez, cahildir”... “Halkın ne düşündüğü değil, yüksek mahkeme yargıçlarının ne düşündüğü önemlidir” gibi demirden yargılar, Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesinin önünde sıra dağlar gibi durmaktadır... Avrupa’da Faşizm tehlikesini ağır bedellerle ödemiş iki ülke Almanya ve İspanya, faşizmden çıkış yolunu, yargı düzenini yeniden oluşturmak, adaleti ulaşılabilir ve sınıfsız bir imkân olarak yeniden yeryüzüne indirebilmekte bulmuştur... Yargıçlar üzerinde terfi ve görevlendirme gibi yetkileriyle baskı ve vesayet kurabilecek HSYK gibi yapılar, olabildiğince şeffaf ve mesleki seçim esaslarıyla katılımın çoğaltıldığı yapılara dönüştürülmüştür... Yargı, yargıyı vesayet kıskacında tutabiliyorsa, o toplumda ciddi bir yargısal kast oluşur ve bu halk gücüne dayalı demokrasilerin en büyük handikaplarındandır... Türkiye’de olduğu gibi, maalesef halk hakimiyeti değil, mahkeme hakimiyetine götürecektir bu tarz işleyiş...
Zafer Yahut Hiç...

 -  


Mustafa Kutlu’nun son kitabının ismidir: “Zafer Yahut Hiç”... Pirus Zaferi dediğimiz, galipleri için bile ağır hezimet anlamındaki o meşhur savaşlardan bir örnek var kitabın arka kapağında... İskender’in Hükümdar Dara’dan sonra Hükümdar Eşber’i de yenmesinin acıklı hikayesi... Dara’nın kızı Prenses Rukzan’ın bu ağır mağlubiyetten sonra Kral Eşber’e sığınması, kralın kız kardeşi Sumru’ya nedime olması... Sumru ile İskender arasında mektup taşırken gizliden gizliye İskender’e tutulması... İskender’in ise dizginleyemediği fütühatçı hisleriyle Sumru’nun tüm yalvarmalarına rağmen, sevdiği kadının ülkesine saldırması... Eşber’in düşmanı İskender’e aşık olan kızkardeşini vatana hiyanetle suçlayıp öldürtmesi. Bunu işiten İskender’in deliye dönerek atını sürdüğü gibi Eşber’i yerle bir etmeye giderken zavallı Rukzan’ı ezerek öldürmesi... Ardından büyük yıkımlarla geçen ağır bir savaş... Eşber’in zincire vurulduğu, ülkesinin talan edildiği günlerde Hükümdar İskender tarafından kahramanlığı sebebiyle affedilmesi, kılıncının kendisine iadesi... Ve fakat Eşber’in tüm bu mağlubiyetlere tahammül edemeyerek iade olunan kılıncıyla intihar etmesi...
Arap-İslam Aklının Oluşumu

 -  


Cabiri’ye göre Arap kültür sistemi, henüz erken evrede yaşadığı “değerler krizi” sonucu İran geleneğine yönelmiştir. İran geleneği ise sultana itaat konusuna yoğunlaşmıştır. Din, itaat ve sultan kavramları bu gelenekte bir sarmal halinde iç içe geçmiş durumdadır. İran kültür geleneği, Emevî döneminin sonlarında, saltanat kavramını güçlendirme amacıyla saray katipleri vasıtasıyla girmeye başlamıştır. Emevî sultanı, Abdulmelik b. Mervan’ın torunu el Said döneminde saray katibi Abdulhamit el Katib ile başlayan İran tarzını esas alan saltanat kavramını pekiştirme süreci, son Emevi sultanının katibi Mervan b. Muhammed eliyle devam etmiştir. İran saltanat değerlerinin propagandasıyla görevlendirilmiş bu kâtipler, eserlerinde mektubat yöntemini benimsemişlerdir. Bu yöntem, sultanın ağzından veliahde, valilere veya direkt halka hitaben mektup yazma esasına dayanmaktadır. Bazen bu mektuplar, kamuya açık mekânlarda halka okunur, bir propaganda unsuru olarak sultana itaat ve sultanı yüceltme psikolojisine yönlendirme işlevi taşırdı. Abbasi döneminin başlarında bu üslup bir Emevi mirası olarak daha etkili kullanılmaya başlanmış, devlet-toplum ilişkisinde kalıcı bir yöntem olarak belirlenmiştir. Cabiri’ye göre ikinci Abbasi sultanı Ebu Cafer el Mansur’un kâtibi Abdullah b. el Mukaffa’, kisra tarzı saltanat değerlerinin ve itaat ideolojisinin Arap-İslam kültür arenasında en büyük propagandacısı ve popülaritesini sağlayan kişidir. Abdullah b. Mukaffa’ya nispet edilen ve elimize ulaşan, Cabiri’nin belirttiğine göre dört kitap vardır; - Kelile ve Dimne - Edebu’l Kebir - Edebu’s Sağir - Risaletu’s Sahabe
Kadrinin Romanlarında Toplumsal Değişim Süreci

 -  


Cumhuriyet inkılâplarının ve ideolojisinin, Kemalizm´in, Türkiye´de gelişmesinde ve yerleşmesinde önemli katkıları olan edebi ve siyasi bir isimdir Yakup Kadri. Kemalizm´in temellerini güçlendiren yazıları nedense sadece edebi açıdan ele alınır. Yakup Kadri´nin siyasi yönü ise arka planda kalır. Jön Türklerin elinden geçen ve Namık Kemal´in izlerini taşıyan Kadri, bir dönemde Çamlıca´da Bektaşi tekkesine gider. Buradan ´Nur Baba´ romanı çıkar. Ama bu dönem Platoncudur ve kadercidir. Bu kaderci anlayış Yunus Emre´yle sonuçlanır. Zihin bulanıklığı ve sürekli değişen eğilimler, Batılı düşünürler ve yazarlar, çağdaşları gibi ilham olur eserlerine. Yaşamının bir özeti olur Ergenekon kitabı. Milli edebiyatın temelleri atılır Yahya Kemal´le. Mustafa Kemal´in oklarının hedefinde Anadolu´da şekillenmiş bir aydın sınıfı vardır artık. Geriye kalan ise ehilleştirilmesi gereken Müslüman halk yığınlarıdır. Aydın bunlara öğretmelidir yaban olmadığını ve öğretmelidir Müslüman köylüye gerçek efendinin kim olduğunu. Hayatta; üç şey vardır artık Batı, Milliyetçilik ve Kemalizm. Böylece bir millet, bir halk ve bir vatan yaratılır romanlarda. Kemalist mitoloji kurulur ´Atatürk´ adlı eserde. Ama en güçlü kadrolar bile, devrimleri yapan iktidara yaranamaz. Sürgün vakti gelmiştir artık. Doğru zamanda, doğru yerde olmak kurtarmaz olmuştur. Büyük bir amaç olan milli vatan sevgisi ayrılıkla, sürgünle neticelenir.
First
Prev
Sayfa 1 / 22
Next
Last
  
 Copyright © 2008 Medkon